‘Türk beklenendir Azapay. Türk özlenendir. Kimisi Keşmir Vadisi’nden seslenir sana kimisi de Tanrı Dağları’ndan. Kalu Bela’dan yerle gök yarılana dek, ana rahminden kıyamete dek, hak yolunda son nefesini verişinden Sırat Köprüsü’nün ucuna gelene dek bu böyle olacaktır.’
Metehan’ın ordusunu bilirsiniz. Tılsımlı okuyla yedi düvele nam, düşmana korku, dosta güven salan…
Metehan’ın bir de görünmez orduları varmış. Yedisinden yetmişine, kadınından çocuğuna, yaşlısından ahrazına ruhunu Türk’ün varlığına teslim etmiş nice askerlerinden oluşan o kutsal ordu…
İşte Azapay da o askerlerden birisiymiş. Soğuk çavmasından aşınmış elmacık kemikleri, çipil çekik gözleri, nasırlaşmış elleri, tabana kuvvetten küçülen ayakları, Ötüken rüzgarıyla dağılmış saçlarından ördüğü belikleriyle asi, bir o kadar merhamet dolu bir yüreğe sahipmiş Azapay.
O vakit sizi Azapay’ın yüreğiyle baş başa bırakalım biraz…
“Ah be Umay Ana! Ötüken’in bağrına doğarken ben, elini bana değdirmeden mi gittin Tengri’nin yanına yoksa? Nedir bu yüreğimdeki ızdırap? Neden beliklerimin arasında esen Ötüken rüzgarında ırkıma ölüm fısıltısı var? Kurt başlı tuğların uçmağa varışı yüreğimizi, obamızı henüz dağlamışken nedir bu fısıltı? Bitmeyecek mi ha, de hele bana bitmeyecek mi ölümün bu sessiz fısıltısı?”
Ve bir anda gök gürler…
Azapay göğe bakar ve gözlerini kapatır:
“Kalu Bela’da, Tengri buyruğuna beraber baş eğdiğim sevdiğim sen mi geldin?”
Gök bir daha gürler:
‘Hayır, onu beklemeyi bırak artık. Siz Kalu Bela’da vuruldunuz birbirinize, yeryüzünde ne o seni ne sen onu… bulamayacaksınız birbirinizi. Siz, bin yıl önce birlikte secde ettiğiniz bu topraklarda sadece ölürken kavuşacaksınız. Ve sen Kalu Bela’nın hasretini yaşamaya devam edersen yeryüzünde hep yalnız kalacaksın Azapay.” der…
Usul usul yağan yağmurun bir anda hızlanmasıyla her yeri ıslanan Azapay kollarını yana açar:
“Peki senin yağmurun gibi sarılacak mı bana?”
Gök bir daha gürler:
‘Sen sırılsıklam olana dek sarılacak sana…’ der.
“Peki erce mi öleceğiz uğruna gözümüzü kırpmadığımız bu topraklarda?”
Gök bir daha gürler:
‘Yeryüzünde Türk’ü kalleşçe öldürmek isteyen o kadar çok ki; fakat unuttukları bir şey var Türk, toprağın altında da üstünde de erce yaşar, hiçbir zaman ölmez.” der.
“Peki evvelce ruhu şad olanların intikamını alamadan göçersek bu topraklardan, Kalu Bela’ya geri döndüğümüzde yüzlerine nasıl bakacağız?”
Gök bir daha gürler:
‘Azapay, sen belindeki kılıcını yeter ki eline al. Varsın o kılıç yere düşsün varsın o kılıç düşmanın kanını kurutsun. Yeter ki kılıcın, belinde kalmasın…’ der.
“Peki Türk’ün kalbi hep çetin midir? Neden yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz derler?”
Gök bir daha gürler:
‘Sarışın bozkurdu Kalu Bela’dan iyi bilirsin çünkü hep onun ardındaydık, izindeydik. Onun bir sözü var; “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır.” der Türk erleri için. Evet biz Türkler savaşırken Metehan’ın tılsımlı oku gibiyiz, mazluma gelince ise mazlumun kanayan yarasına basılan tuz oluruz ki canı yanmasın deriz. İşte biz buyuz Azapay.” der.
“Son sualim şudur. Bir ses var ki “Neredesin Azapay? Sesime ses ver, özledim yüzünü göster.” diyor. Bu sesin sahibini bulamıyorum, bu sesi duydukça ızdırabım kanıma karışıyor. Kim bu kim?”
Gök bu sefer gürlemeden, bulutların arasından güneşi gösterir:
‘Türk beklenendir Azapay, Türk özlenendir. Kimisi Keşmir Vadisi’nden seslenir sana kimisi de Tanrı Dağları’ndan. Kalu Bela’dan yerle gök yarılana dek, ana rahminden kıyamete dek, hak yolunda son nefesini verişinden Sırat Köprüsü’nün ucuna gelene dek bu böyle olacaktır Azapay. Bu sebeple kulaklarından hiç eksik olmayacaktır “Neredesin Azapay?” suali, bilesin…’
Ötüken’in eteklerini sulayan yağmur, yerini kış güneşine teslim eder. Azapay’ın saçlarında biriken yağmur taneleri kış güneşini gördükçe bir bir nergis açar…
Ve ızdırabı biraz da olsa diner…
Alıntı: Ayşenaz Çimen