Ağu 24

MİLLÎ MÜCADELE’DEN BU GÜNE İŞBİRLİKÇİLER

MİLLÎ MÜCADELE’DEN BU GÜNE İŞBİRLİKÇİLER

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı.

İngiltere Başbakanı Llyod George, 22 Mayıs 1919’da, “Türkiye sahneden siliniyor diye üzülecek değiliz.” diyordu.

Padişahın oluşturduğu Saltanat Şurası’nda, 22 Temmuz 1920’de Sevr görüşülür. Şurada, Emekli General Rıza Paşa dışında tüm üyeler Antlaşma’nın onaylanması yönünde kabul oyu verirler. Ardından, Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis’ten oluşan Osmanlı Heyeti Sevr Antlaşması’nı Paris’te imzalarlar. 36’ncı Osmanlı Padişahı Vahdettin, Osmanlı Devleti’nin idam fermanını direnmeden kabul etmiş olur.

***

Sevr’i tanımayan, yok sayan “Çılgın Türkler” vardı. Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın Başkanı olduğu TBMM Hükümeti, bu Antlaşma’yı yok sayar. Antlaşma’yı onaylayan Saltanat Şurası üyelerini ve imzalayan heyet üyelerini 19 Ağustos 1920’de vatan haini sayarak vatandaşlıktan çıkarır.

***

Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci, Osmanlı aydınlarının kişiliksiz ve teslimiyetçi niteliğinin zirve yaptığı bir dönemdir… Ve bu dönemin en iyi temsilcisi Ali Kemal, şöyle yazıyordu:

“Avrupa ile başa çıkmayı, yüzyıllardan beri Asya’nın hangi kavmi başarabildi ki biz başarabilelim?”

İşgal kuvvetleri, Ankara’nın 50 kilometre yakınına kadar gelirler. Bu dönemde, işgal kuvvetlerini savunan işbirlikçiler boş durmaz. Türk ordusunun, Kars’ı Ermenilerden geri almasını eleştiren yazısı nedeniyle Ali Kemal’e halk “Artin Kemal” demeye başlamıştı. O dönem, bir yazısında Millî Mücadele’yi başlatan kahramanlara haydut diyordu:

“Haydutların işi gücü savaş. Siyasetten zerre kadar anladıkları yok. Ellerinde derme çatma bir ordu, dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçüp biçmiş, Sevr Antlaşması’nı uygun görmüş. Londra’da da çocuk gibi yok ‘İzmir’i isteriz, Edirne’yi isteriz, Adana’yı isteriz, hatta tam istiklal isteriz’ diye tutturmuşlar.”

***

8 Temmuz 1920’de, İngiliz desteğindeki Yunan Ordusu Bursa’yı işgal eder. Venizelos’un oğlu Sofoklis Osman Gazi’nin mezarına gelir, sandukayı tekmeler. “Kalk da milletini kurtar” diye haykırır. Türbeye Kral Konstantin’in resmi asılır. Osman Gazi cevap veremezdi, 1324’te vefat etmişti. Padişah da, işgalcilerle işbirliği yapıyordu. Osmanlı başkentlerinde, 35 Padişah’ın türbesi işgalcilerin elindeydi. Cevabı, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa verdi. Hem de en sert şekilde…

***

Padişah Vahdettin ve Başbakan Damat Ferit, milletin şeref ve namusunu korumak ve işgalcileri durdurmak için kanını döken askerlere karşı dinsel savaş açar.

Dönemin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah’ın verdiği fetvalar, İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya atılır, işbirlikçi gazetelerde yayımlanır; Rumlar, Ermeniler, Hürriyet ve İtilaf Partisi tarafından dağıtılır. Fetvaların özeti şöyledir:

Padişahın izni olmadan işgalcilere karşı duranları, asker ve para toplayanları tek tek veya topluca öldürmek, din gereği ve görevidir! Milliyetçi öldürenler gazi sayılır, bu yolda ölenler şehit!”

Bununla da yetinilmez… Damat Ferit Hükümeti’nin medrese çıkışlı Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, “Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini” ister.

Trakya, Balıkesir, Bursa ve Uşak’ın Yunanlılarca işgal edilmesi üzerine de, “Yunan ordusunun ilerlemesi hükümetimizin programına uygundur” diyecek ve Yunanlıların işgal etmediği illeri, “kurtarılmamış iller” olarak tanımlayacaktır.

***

Türk İstiklal Savaşı, gerçekte sadece işgal devletlerine; İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı verilmedi. Dünyanın en haklı, en meşru ve en kutsal savaşlarından biri olan İstiklal Savaşı, Padişah’a, işbirlikçilere, Padişah’ın işgalcilerle işbirliği yaparak çıkardığı ayaklanmalara karşı da verildi.

Milletin şeref ve namusunu kurtarmak için canlarını yok sayan, kanlarıyla vatanı yeşerten şehitlere “haydut” diyen bir zihniyet… İngilizlerle ve işgalcilerle işbirliği yapan bir zihniyet… Şehitlerin kanları sayesinde bu vatanda nefes alır, ama o kahramanlara düşman bir zihniyet… O kahramanlar sayesinde camide ezan okunur, o kahramanlar sayesinde Bayrak dalgalanır, ama o kahramanlarla problemli… Padişahların türbelerini tekmeleyenlere sevdalı… Milli Mücadele ile sorunlu…

***

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı, devletten maaş alan bir imam geçtiğimiz günlerde, Hatay ilimizle ilgili şu sözleri söyledi: “…1938’de Hatay Türkiye topraklarına katıldığında ilk yapılan iş ezanın yasaklanması oldu. Yani Fransız’ın yapmadığı zulmü bu topraklarda yaptılar.”

Atatürk’ün savunulmaya ihtiyacı yok. Hindistan’ın kurucusu Mahatma Gandi der ki; “Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz zannederdim.”

Atatürk, Hatay’ın bağımsızlığı ve özgürlüğü için sağlığını yok saydı…

Atatürk, Hatay şehididir. Hatay, Atatürk’ün emanetidir…

Hatay: Ezan, Çan, Hazzan; yani tepeden tırnağa İnsan demek… İnsan…

***

Şehitlerin kanlarıyla sulanan bu vatanda, ezan okunabiliyorsa, Bayrak dalgalanıyorsa bunu o kahramanlara borçluyuz. Üç Mustafa’ya; Mustafa Kemal Atatürk’e, Mustafa İsmet İnönü’ye ve Mustafa Fevzi Çakmak’a borçluyuz… Vatandan başka sevgili bilmeyen o kahramanlara borçluyuz…

Bu topraklarda işbirlikçiler hep vardı… İngiltere, Fransa, Yunanistan’la birlikte hareket eden işbirlikçiler hiç bitmedi… Bitmez de…

Evet, işbirlikçiler bitmez… Bitmez de, Atatürk’ün kurduğu parti, imamın Hatay’la ilgili sözleri nedeniyle suç duyurusunda bulunmadı. Partinin Hatay milletvekilleri de suç duyurusunda bulunmadı. Neden?.. Atatürk’ün emaneti Hatay’ı sahiplenmeyen bir siyasi yelpaze, Atatürk’ün partisi olduğunu iddia edemez…

Tarih nankör değildir, bir hizmeti asla unutmaz; ama nankörlüğü de kaydeder…

Alıntı: Naim Babüroğlu

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , | MİLLÎ MÜCADELE’DEN BU GÜNE İŞBİRLİKÇİLER için yorumlar kapalı
Ağu 23

BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN VE TONYUKUK ANITLARINDA TÜRKLERİN İLK ANAYASASI

BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN VE TONYUKUK ANITLARINDA TÜRKLERİN İLK ANAYASASI

Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adlı 3 yazıttan oluşan Orhun Kitabelerinde yer alan ve geçmişten söylenegelen Türk töresi, geçmişe ışık tuttuğu kadar geleceğe de yol gösterici oluyor.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Bilge Kağan hakkında, ‘Söyleyin bana, VII. yüzyılda dünyanın neresinde hangi hükümdar devlet idaresi ve halk sevgisi anlayışını bizim Bilge Kağanımız veya Kül-Tekinimiz gibi güzel ve akıcı bir dille ifade edebilirdi?’ sözlerini kullanır.

Bilindiği üzere İslamiyet öncesi Türk topluluklarının devlet düzeni, hukuk sistemi ve kültür değerleri töreye dayanmaktaydı. Töre hukuku daha çok sözlü kültür üzerinden ilerlemekteydi.

Günümüzde Türk’ün kadim töresi hakkında Bilge Kağan, Kültigin ve Tonyukuk adına sırasıyla 735, 732 ve 716 yıllarında dikilen yazıtlar olan Orhun Yazıtları’nın çözümü ve sözlü kültürle yapılan aktarımlar sayesinde bilgi edinebilmekteyiz.

Bu 33 maddelik Türk’ün töresi listesinin Oğuz Kağan, Bilge Kağan ya da Orhun Anıtları ile direkt ilgisinin bulunmadığını, bu metnin değişik kaynaklardan derlenerek oluşturulduğunu söylemekte fayda var. Ancak bu bilgi söz konusu maddelerin Türk töresinde olmadığını göstermez. Bu maddeler Türk töresinin bir yansımasıdır.

Madde 1: Tengri (yaratan, tanrı) tektir.

Madde 2: Her kim ki, Tengri’den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.

Madde 3: Bir İl (ülke), bir Kağan, bir Tengri.

Madde 4: Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır.

Madde 5: Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.

Madde 6: Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.

Madde 7: Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.

Madde 8: Ana-babaya ve ataya tazim (saygı) duyulacak.

Madde 9: Hısımına sarılacak, komşusunu gözetecek.

Madde 10: Er kişi yalan söylemeyecek.

Madde 11: Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.

Madde 12: Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.

Madde 13: Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.

Madde 14: Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya (cehennem) uçacak.

Madde 15: Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.

Madde 16: Başkaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.

Madde 17: Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.

Madde 18: Kin ve gururdan uzak olunacak.

Madde 19: Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.

Madde 20: Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.

Madde 21: Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.

Madde 22: Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.

Madde 23: Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.

Madde 24: Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.

Madde 25: Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.

Madde 26: Güçlüyken affet, zayıfken sabret.

Madde 27:Yazgına asi olma.

Madde 28: Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.

Madde 29: Herkes adaletle iş görecek.

Madde 30: Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.

Madde 31: Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.

Madde 32: Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.

Madde 33: Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!

“Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?”

Orhun Abideleri’ndeki deyişlere benzerlik arz edebilir. Ancak, Orhun Kitabelerinde yazılı ya da Oğuz Kağan’ın ağzından aktarılmış değiller. Oğuz Kağan tarafından belirlendiklerine ve dile getirildiklerine dair de bir delil bulunmamaktadır.

Orhun Abideleri’nin üzerindeki metni deşifre eden Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen’in “Inscriptions De L’orkhon Déchiffrées” adlı kitabında ve Prof. Dr. Muharrem Ergin’in “Orhun Abideleri” adlı kitabı incelendiğinde “kadim Türk töresi” olarak adlandırılan 33 maddelik listenin izine rastlanamamaktadır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adlı 3 yazıtta yukarıdaki listedeki hususların bir kısmı mana itibarıyla yer alsa da aynı şekilde geçmemektedir.

2019 yılı başından itibaren yaygın şekilde paylaşılan Töre buyruklarının yaygın hale geldiği bu dönem öncesinde izine rastlanılamıyor.

Bu ifadelerin Orhun Kitabelerinde ve benzer metinlerde yer alan Türk töresini aktaran metinlerden istifade ederek oluşturulan; ancak, kaynağı belirsiz ve Orhun Kitabeleriyle ifade olarak alakasız 33 maddelik bir “töre / kanun” listesi olduğu anlaşılmaktadır.

Bilge Kağan Resmi unvan: “Tengriteg Тengride bolmuş Türk Bilge Kagan” :Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı” Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri olarak değerlendirilir.

BİLGE KAĞAN’IN SÖZLERİ

Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.

Bir bak tarihe, Türk’e baş kaldıranların sonu ne olmuş!

Bu düşünceleri at kafandan. Bütün boylar ayaklandı. Böylesine kenetlendikten sonra kim Türk’le başa çıkabilir.

Doğuda gündoğusuna, batıda günbatısına, kuzeyde gece ortasına kadar olan yerler içinde yaşayan milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur. Türk kağanı Ötüken ormanında oturursa, ilde sıkıntı, bunalım olmayacaktır.

Ey Türk milleti! Bu ülkeyi küçük kardeşim Kül Tigin ile öle yite kazandım. Kazanıp, alay milleti ateş, su kılmadım.

Ey Ötüken Ormanının milleti! Kötü kişi gelip birliğini bozmasın, silahlı gelip seni dağıtmasın diye, sana burasını il tuttum. Töreyi kazandırdım.

Ey Türk Milleti! Tatlı sözlere, yumuşak armağanlara kandınız ve birçoklarınız öldü. Yine yanılırsan ve güneydeki Çogay Ormanına, Tögültün Ovasına gidip yerleşirsen, ey Türk milleti, öleceksin! Oralara gittiğiniz zaman Çin’den gelen kötü kişiler aranıza sokulur ve sizi şöyle kandırırlar: “Onlar uzaktakilere kötü, yakındakilere iyi armağanlar verirler”.

Ötüken ormanında yabancılar yok. Ötüken’den daha iyi yer de yok. İl tutulacak yer Ötüken Ormanıdır. Bu yerde oturup Çin milleti ile aramı düzelttim.

Sözümde yalan, yanlış var mı? Türk Beğler! Millet! İşitin! Türk Milletinin derlenip il tuttuğunu, yanıldığı zaman öldüğünü, buraya vurdum. Ne sözüm var ise, bu ebedî taşa vurdum. Onları görerek, okuyarak bilin! Türk Milleti! Beğleri! Tahtına bağlı, kağanına itaat eden beğler olarak mı yanılacaksınız! Ben bu bengi (ebedî) taşı yontturdum, diktirdim. Güzel bir bark (türbe) yaptırdım. İçine dışına güzel nakış vurdurdum.

Tanrı Türk kavmi yaşasın diye beni tahta oturttu. İçte aşsız, dışta giyeceksiz bir kavme kağan oldum. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyuyamadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım.

Türk milleti sen açken tokluk nedir bilmezsin ama bir kere doydun mu da açlığı hiç düşünmezsin.

Türk Beğleri, millet, işitin! Üstte gök basamasa, altta yer delinmese, Türk milleti, senin ilini, senin töreni kim bozabilirdi? Ey Türk milleti! Titre ve kendine dön!

Bilge Kağan, Türk tarihi’nin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Alıntı: Erdem Avşar

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , | BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN VE TONYUKUK ANITLARINDA TÜRKLERİN İLK ANAYASASI için yorumlar kapalı
Ağu 22

NECİP TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİ KUTLU OLSUN

NECİP TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİ KUTLU OLSUN

26 AĞUSTOS 1071 SULTAN ALPARSLAN

26 AĞUSTOS 1922 GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA

26 AĞUSTOS 1071 SULTAN ALPARSLAN

Malazgirt Zaferi tarihimizde büyük önem taşıyor. Malazgirt Meydan Muharebesi, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen orduları arasında gerçekleşti. Malazgirt zaferi ile Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı.

Malazgirt tarihimizin en önemli savaşları arasında yer alırken, Malazgirt Zaferi’nin 951. yıl dönümü nedeniyle yurdun birçok yerinde etkinlikler düzenleniyor. Alp Arslan’ın zaferi ile sonuçlanan Malazgirt Muharebesi, “Türklere Anadolu’nun kapılarında kesin zafer sağlayan son muharebe” olarak bilinir. Günümüz sınırlarına göre Malazgirt, Muş’ta yer alıyor.

Malazgirt Meydan Muharebesi 26 Ağustos 1071 tarihinde Türkler’in zaferi ile sonuçlandı. Böylece Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı; Türk birlikleri Anadolu’ya girmeye başladı. Türkiye tarihi başladı.

Malazgirt Meydan Muharebesi, gerek Türk gerek İslam gerekse dünya tarihi açısından kısa ve uzun vadede belirleyici sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Savaştan sonraki on yıl içerisinde Türkler Anadolu’nun Batı uçlarına kadar ulaşmış ve 1075 yılına gelindiğinde İznik merkezli Türkiye Selçuklu Devleti’nin temelleri atılmıştır. Türk-İslam dünyasında Selçuklu sultanlarının liderliğini üstlendiği yeni bir devir açılmıştır. Bizans İmparatorluğu da 1453 yılında İstanbul’un fethine kadar devam edecek bir çözülme dönemine girmiştir.

26 AĞUSTOS 1922 GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA

1919 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak türlü bahanelerle Anadolu’yu işgale başladı, ordusunun cephanesi elinden alınan Türk milleti, zor durumda bırakılmaya çalışıldı.

Ünlü yazar Halide Edip Adıvar’ın ”Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabında anlattığı işgal günlerinde, İtilaf donanması İstanbul’a, Fransızlar Adana’ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon’a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu’nun güneybatısına yerleşti. Yunan Ordusu ise 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletlerinin izniyle İzmir’e çıkarma yaptı.

Buna karşı Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği ”millet olma bilinci” içerisinde işgallere karşı Kuvayımilliye hareketini başlattı. Milletin önünde iki seçenek vardı; ya işgal güçlerine teslim olunacak ya da yıkılan yakılan bir ülke, yılmaz evlatlarının azmiyle yeniden ayağa kalkacak ve küllerinden doğacaktı.

TBMM’nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Atatürk ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı. Özellikle Batı Cephesi’nde hareketlilik başladı. 1921’de Polatlı’ya kadar gelen Yunan ordusunu püskürtmek, daha birkaç yıl önce tarih literatürüne ”Çanakkale geçilmez” sözünü altın harflerle yazdıran vatan evlatlarına düştü.

Hazırlıkları bir yıla yakın sürdü

Sakarya’da 22 gün 22 gece süren kanlı çarpışmaların ardından durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’u başlattı.

Başkomutan Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile muharebeyi yönetmek üzere Afyonkarahisar sınırlarında kalan Kocatepe’de yerini aldı.

Türk ordusu, 27 Ağustos sabahı yine bütün cephelerde yeniden taarruza geçti ve aynı gün Afyonkarahisar, 8’inci Tümen tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. 28 ve 29 Ağustos’ta başarıyla sürdürülen taarruz, düşmanın 5’inci tümeninin etkisiz kılınmasıyla neticelendi. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçilip taarruzun kısa sürede sonuçlandırılmasında hemfikir oldu ve planın 30 Ağustos’ta aksamadan uygulanması için gerekli önlemler alındı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı en önemli zaferin arifesinde, 30 Ağustos sabahında şimdi belde olan Kütahya’nın Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy’de birliklere taarruz emrini verdi.

Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat yönettiği Dumlupınar’daki meydan muharebesinde kahraman Mehmetçik, Yunan birliklerini Allıören, Keçiler, Kızıltaş deresi yolunun iki yanında tamamen sarıp imha etti. Kızıltaş deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri, General Trikopis, General Diyenis ve birçok Yunan komutanı kaçtı.

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta zaferle noktalandı.

Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının ardından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, birliklere “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi.

27 Ağustos’ta Afyonkarahisar, 30 Ağustos’ta Kütahya’nın kurtuluşunu 1 Eylül’de Gediz, 3 Eylül’de Emet ve Tavşanlı’nın kurtuluşları izledi, 9 Eylül’de İzmir’de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa’nın emrini büyük bir başarıyla yerine getirdi.

Alıntı:

1-https://www.sozcu.com.tr/2022/gundem/malazgirt-zaferinin-951nci-yili-malazgirt-zaferinin-onemi-nedir-7330687/

2- https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/buyuk-taarruzun-sanli-baslangici-26-agustos/1953638

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , | NECİP TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİ KUTLU OLSUN için yorumlar kapalı
Ağu 21

BU DÜNYADA

BU DÜNYADA

* * *

Kimi çile çeker, kimi gönenir

Kimi devran sürer, kimi dilenir

Kimi ahkâm keser, kimi ilenir

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Sofrada tükendi ekmek ile aş

Başlar ayak olmuş, ayaklarsa baş

Yürekler beyinler granitten taş

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa

* * *

Adalet sadece kadının adı

Hukuktan habersiz yaşamış kadı

Hem boş, hem hoş derler dünyanın tadı

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Herkes birbirine kazık atıyor

Adam dediklerim adam satıyor

Doğrular, dürüstler yerde yatıyor

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Bazı düşünceler eşek arısı

Bal vermiyor pek çok aklın yarısı

Kalansa nefret, kin, öfke darısı

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Bu zamana nasıl geldik biz böyle?

Bırakılmaz asla çirkin iz böyle

Her kişide birden fazla yüz böyle

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Tıpkı muallakta kaldık arada

Sadakat, itikat, iman parada

İnsanlığı katledenler sırada

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Doğrudan şaşmadık hep candan olduk

Hak için üzüldük zulümle dolduk

Bu uğurda hem de vakitsiz solduk

Gel de, bu dünyada huzurla yaşa!

* * *

Kenan Şahbaz

Posted in Şiirlerim | Tagged , , , , , , , | BU DÜNYADA için yorumlar kapalı
Ağu 20

İPOTEKLİ BEYİNLERİN AKIBETİ BELLİDİR

İPOTEKLİ BEYİNLERİN AKIBETİ BELLİDİR

Şeyh Said’in ve yakınındaki 46 isyancının idamının 98. yılında, belli kuruluş ve belli isimler pek ziyade hüzünlendiler. Öyle bir hüzün ki, “siyasî İslâmcılar”ın kini “din”, PKK uzantısı YSP/HDP’nin kini “etnikçilik” adına iç içe geçti. Cumhuriyete ve Mustafa Kemal Atatürk’e, kanunların sınırlarını zorlayarak ağır sözler ettiler; “Pâre pâre dökülüp hâkle yeksân olsun!” dediler!

Mustafa Kemal’in, Şeyh Said’in başlattığı “Şark İsyanı”na ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na dair şu sözlerine çekerim:

“Efendiler; yaptığımız inkılâbın vüs‘at ve azameti karşısında, eski hurâfât ve müessesâtın birer birer sukutunu gören mutaassıp ve irticakâr anâsır, “efkâr ve itikadât-ı diniyeye hürmetkâr” olduğunu ilân eden bir fırkaya ve bâ-husus bu fırkanın içinde isimleri şöhret bulmuş zevâta dört el ile sarılmaz mı? Yeni fırka yapan zevât bu hakikati müdrik değil midirler? O hâlde, ellerine aldıkları, din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir suale verilmesi lâzım gelen cevap da, hüsn-i niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler; memleketi terakkîye îsâl edeceğim diye ortaya atılan bir fırka rüesâsı için mazeret teşkil edemez!” (s. 623-624)

Bu satırların bugünü de anlatmadığını söyleyebilir miyiz?! “Din” adına naslar sıralayan bir iktidar ve bu iktidarın nasları arasına girmek için kendilerince Şeyh Said gibi ortak kıymetler bulan yıkıcılar, bölücüler…

Başka bir hususa da dikkatinizi çekmek istiyorum… Hiç aklınıza geldi mi? Din adına kıyam eden “Şeyh” sıfatlı Said’e “din” adına konuşan nice isimlerin destek vermediği… Başarısından emin olmadıkları için destek vermediklerini söyleyebilirsiniz. Ama onlar suskun kalmadılar, tavırlarını da ortaya koydular. Meselâ; o dönemde, zamanımızda da etkili isimlerden Said-i Nursî, Şeyh Said’e itibar etmemiştir.

“Şeyh Sait’ten Dersim’e-Cumhuriyetin Şark Meselesi”’ne (Tarihçi Kitabevi) imza atan Dr. Aytekin Ersal, Şeyh Said’in etnik ve fikrî kimliği üzerinde durur:

“Şeyh Sait’in mensup olduğu aile etnik köken itibariyle Zaza’dır. Zazaların dikkat çeken özelliği büyük aşiret birlikteliklerine sahip olmamalarıdır. Bunlar küçük kabileler halinde yaşarlar. Nakşîliğin bölgede yayılmaya başlamasıyla birlikte medrese geçmişi olan ailelerin bu tarikatın temsilcileri olmaları ve soylarını Halidi, Abbasi, Emevi vb. İslam hükümdarı sülalelere nispet etmeleri bir tesadüf değildir. Şeriat’ın ve hilafetin savunucusu pozisyonunda olmaları da onların diğer aşiretler üzerinde nüfuz kurabilmelerini sağlamıştır. Şeyh Sait aileden devraldığı bu mirası, konjonktürün de el vermesiyle çok iyi değerlendirmiştir. Yaptığı evlilikler de, Cibranlı Halit’in eniştesi olduğu hatırlanmalıdır, onun gücünü konsolide etmiş, büyük bir iktisadi zenginliğe kavuşmuştur. Öyle ki Şeyh Efendi’nin emrinde çalışan 120 çabanı vardır. (…) Hınıs- Halep hattı, şeyhin itibar alanıdır. (…). İstanbul ulemasıyla ilişkisi görülmemektedir. Sözgelimi Halidiye kolunun dönem içerisindeki en mühim temsilcisi Mustafa Fevzi Efendi (1851- 1926) ile bir teması yoktur. Keza Elmalılı Hamdi Yazır (1878 -1942), Konyalı Mehmet Vehbi Efendi (1862- 1949), Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) hatta Said-iNursi (1878-1960) ile bile bir ilişkisi görülmemektedir. Bahsi geçen isimlerin modernleşme sürecini, inkılâpları müspet karşıladığını söylemek mümkün değildir. Bunlar, eser vererek ya da talebe yetiştirerek mücadelelerine devam etmişlerdir. Şeyh Sait’in mücahitlik anlayışında bu tarz bir mücadele yetersizdir.” (s. 43-44)

İpotekli beyinler Said gibileri öncü görüyorsa onların da varacağı yer belli

Alıntı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , | İPOTEKLİ BEYİNLERİN AKIBETİ BELLİDİR için yorumlar kapalı
Ağu 19

HAYVANLAR ALEMİNDEN..

HAYVANLAR ALEMİNDEN..

Eşeği düğüne çağırmışlar “Ya odun bitmiştir, ya su” demiş… Bu atasözü, eşek aydınlanmasının en üst noktasıdır… Siyasetin de değişmez kurallarından biridir… Atasözümüz, siyasî eşeklerin görev alanlarını belirler, bir anlamda haddi çizer… Eğer eşek, normal zamanda değil de düğünde, cenazede, bayramda aranıyorsa misyonu bellidir…

***

Kedi beslemeyen, fareleri besler… Burada mesaj çok net… Alanı kedilerden temizlerseniz veya kedilere düşmansanız, farelere alan açıyorsunuz demektir… Bu bir kader değil, tercihtir… Farelerle ne kadar sonuç alınabiliyorsa o kadar sonuç alabilirsiniz… Siyasî akıbetiniz tamamen farelerin itibarına ve siyasî performansına bağlıdır…

***

Aç ayı oynamaz… Armudun iyisini ayılar yer… Bu iki atasözü kardeş de sayılabilir… Ayılar çok uzaktan da olsa iyi koku alır… Balın ve malın dibini sıyırmayı severler… Evet aç ayı oynamaz ama tok ayı oynadığı gibi sizi de istediği gibi oynatır… Oyunun ne zaman biteceğine artık ayı karar verir…

***

At nallanırken kurbağa ayağını uzatmaz… Eğer bir yerde kurbağa nallanıyorsa, yani kurbağaya yapılmaması gereken bir muamele yapılıyor ve o parlatılıyorsa, orada liyakat yoktur, asla vazgeçilemez bir suç ortaklığı vardır…

***

Katıra baban kim demişler, dayım attır demiş… Katır asalet taslayacak ya, atı öne çıkarır… Siyasette de sadece iyi yanlarını pazara çıkarıp gerçeğini gizlemeye çalışan taşra kurnazları pek çoktur… Görünmediklerini zannederler ama oturmaya yarayan yerleri hep açıktadır…

***

Beleş atın dişine bakılmaz… Tam da haramîlere göre bir atasözü… Hele de devlet malıysa bulduğunu götüreceksin!.. Dişine, yaşına bakmayacaksın!.. Doymayacaksın, çalabildiğin kadar çalacaksın!.. Senden sonra tufanmış, umurunda olmayacak!..

***

Pekmeziniz iyiyse sineğin Bağdat’tan bile olsa uçup geldiği düzenlerde, tedbir almazsanız, yolsuzluklar yol, şerefsizlikler şeref, namussuzluklar da namus hâline gelebiliyor!..

İnançlarımız, ideolojilerimiz, değerlerimiz bu iğrenç döngüye alet edilirken, perdenin arkasında bambaşka bir çark işliyor… Kötü adam Erol Taş’ın o mağarada ağzının kenarından sular aka aka kahkahalar eşliğinde butları koparması gibi…

Yazımızın son bölümüne ‘sırtlanların dünyası’nı koyalım da konu biraz daha anlaşılsın:

Öncelikle israfı sevmezler… Leşin hiçbir yerini ayırmazlar… Gerdandı, döştü, antrikottu, bonfileydi demezler… Kemik, boynuz, toynak, bağırsak ne varsa dibini sıyırırlar… Bu anlamda gerçekten prensip sahibidirler…

Avlanma zahmetine mecbur kalmadıkça girmezler… Başkasının avına çökmek en sevdikleri iştir… Diğer hayvanların bin bir zahmetle düşürdüğü avı, sırf cenaze ortada kalmasın diye, adeta amme hizmeti yaparak karınlarına indirirler…

Sırtlanların teşkilat disiplini yüksektir… Topluluklar halinde yaşarlar… Leşe çökerken bazen adaletsizlikler yaşansa da son kertede teşkilat disiplini devreye girer, aralarında otoriteye isyan pek çıkmaz… Herkes irili ufaklı payını alır…

Alıntı: Servet Avcı

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , , | HAYVANLAR ALEMİNDEN.. için yorumlar kapalı
Ağu 18

ATATÜRK’E DÜŞMANLIK

ATATÜRK’E DÜŞMANLIK

Atatürk’e düşmanlık ancak, Türkiye topraklarında gözü olanların veya Türk egemenliğine son vermek isteyenlerin işidir.
Bir Müslüman Atatürk’e karşı olamaz. Çünkü Atatürk bütün Müslümanların şerefini kurtarmıştır! Çünkü Suat İlhan’ın tespit ettiği gibi “Atatürk devriminden önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür. İslâm dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslâm dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
İslâm dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir! Buna rağmen, Türkiye’de ve Mısır’da siyasal İslâm, devletle mücadele etmiştir. O hâlde Türkiye’deki hareket noktaları, gerçekte İslâm’ı yüceltmek değil İslâm’ı yücelten Türk devletini yıkmaktır. Bu da emperyalist ülkelerin Haçlı ittifakı olarak kullandığı piyonlar olduklarını gösterir.
Bu bakımdan, iktidarın Atatürk’e sahip çıkması, olumlu bir gelişmedir…

Alıntı: Arslan Bulut

Posted in Gündem | Tagged , , , , | ATATÜRK’E DÜŞMANLIK için yorumlar kapalı
Ağu 17

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”  Tolstoy

* “Şu kadarını belirtmeliyim ki her şeyden evvel bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

* “Artık iyi olanların değil, iyi oynayanların dünyası burası…” Shakespeare

* “Ketebe yektübü Arap’ındır, kitap, kâtip benimdir. Kendi ana dilini en doğru ve güzel şekilde konuşamayan bir toplum, başkalarına da katkı sağlayamaz.” Nihat Sami Banarlı

* “Düşünen beyinlerin söndürülmesi, konuşan ağızların susturulması imkânsızdır.” Süleyman Demirel

* “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u da öbür gözüne koysanız yine Dede Korkut ağır basar.” Fuat Köprülü

* “Atatürk’ün hayatı, Çin’de zorunlu derstir. Onun hayatını okumadıysan hiçbir şey bilmiyorsun demektir.” Jackie Chan

Posted in Atasözleri Vecizeler | Tagged , , , , , , | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı
Ağu 16

YALAKALIK DEVLETİN ÇÖKÜŞÜNE SEBEP OLUR.

YALAKALIK DEVLETİN ÇÖKÜŞÜNE SEBEP OLUR.

Sosyolojinin babası İbni Haldun, asırlar öncesinden şöyle uyarmıştı:

“Bil ki, devlet, olmazsa olmaz iki temel üzerinde kuruludur. Birincisi asker (ordu) olarak ifade edilen güç, kuvvet ve asabiyettir. İkincisi ise askeri ayakta tutan ve devletin ihtiyaçlarını gideren mal ve paradır. İşte devlette görülecek bozulma bu iki temelden başlar.

Devlet, yaşamaya devam edip, hükümdarlık büyük bir güce ulaşınca, esnaftan, (iş dünyasından) pek çok kişinin her türlü hizmet ve nasihatle hükümdara yaklaşmaya çalıştığı, bu amaçla hükümdara, etrafındakilere ve hanedan soyuna mensup olanlara büyük bir yalakalık örneği sergilediği, zenginlikten büyük pay almayı hedeflediği görülür.

Onlar bununla meşgul olurken, bütün zorlukların üstesinden gelerek devlet kurmuş olan kabilenin (milletin) evlatları, devletin kurulması noktasında babalarının yaptığı hizmet ve fedakârlıkları öne sürüp, kaprisli bir eda ile hareket ederler. Ancak bu tavırları ile hükümdarı öfkelendirirler ve hükümdar onları etrafından uzaklaştırır.

Onların yerine devlet kurulurken babalarının yaptığı hizmeti öne sürerek kapris yapacak ve üstünlük taslayacak durumda olmayan kimseleri geçirir.

Bu kimselerin en belirgin özelliği hükümdara boyun eğmek, yalakalık yapmak ve onun isteklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu yüzden makamları yükselir, nüfuzları genişler ve hükümdarın yanında sahip oldukları dereceden dolayı insanlar saygı ve hürmet ile onlara yönelir. Kurucu kabilenin (bugün için kurucu felsefenin) mensupları ise kaprisli ve kendilerini üstün gören tavırlarına devam eder. Bu hâl, devletin çöküşüne kadar devam eder…”

Kısacası, yalakalık deyip geçmemek gerekiyor… Yalakalık devletin çöküşüne sebep olur.

Alıntı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , | YALAKALIK DEVLETİN ÇÖKÜŞÜNE SEBEP OLUR. için yorumlar kapalı
Ağu 15

MEDENİYETLER YIKAN GÖÇ VE TÜRKİYE

MEDENİYETLER YIKAN GÖÇ VE TÜRKİYE

Doludizgin gelen istila

M.Ö. 1600 yıllarda Anadolu üzerinde güçlü bir medeniyet kurup var olan Hitit devleti, M.Ö. 1200’lü yıllarda beklenmedik bir şekilde yıkıma uğradı.
Sonrasında ise Anadolu’da birçok küçük krallık ortaya çıkmış ve Anadolu’da siyasi birlik bozulmuştur.
Bu ani çöküşün nedenleri olarak gösterilen etkenler ise denizler üzerinden ve kuzeyden gelen göçler öne sürülmektedir.
Sümerler’de benzer bir göç dalgasıyla zayıf düşüp çöküşe gitmiştir.
Günümüzden 7-8 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşerek yüksek bir uygarlık kurmuşlar,
yazıdan, tekerleğe dünya medeniyetine damgasına vuran bir toplum, Arabistan içlerinden işgücü olarak gelen Akadlıların, istilasına uğradı.
Sümerler Türk kökenli bir kavim. Akadlar Sami kökenli kavim bugünkü Arapların atası…
Batı Roma toprakları ise M.S. ikinci yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen Germen kavimlerinin istilası ile meşgul olmuştur.
Başlangıçta Roma ordusunda, köylerde tarlalarda, evlerde hizmetli olarak kısacası iş gücü olarak yer alan Germenler, uzun solukta Roma sınırlarına kitleler halinde dayanıp açık bir istila hareketine girişmek için kendilerinde cesaret buldular.
Sonunda hem açıktan sınırları zorlamak suretiyle hem de uzun süreçten sonra Roma bürokratları arasına girerek sessiz ama düzenli bir istilacı olmayı başardılar.
Daha da ötesine geçip Roma ordusunun komutasını elde ederek yönetime el koydular.
Devamında ise bu kadim imparatorluğun Batı kanadına son verdiler.
Selçuklu Türkiye’sinde Anadolu, en müreffeh zamanlarından birini yaşarken Cengiz istilasından kaçan halkların kontrolsüz bir biçimde Selçuklu topraklarına girdiği anlara şahit oldu.
Bu dönemde yıkılan devletlerden gelen insan toplulukları, asker ve bürokratlar ise devletin kaderinde olumsuz etkenler olarak var oldular.
Bunların akabinde Türkiye Selçukluları, siyasi sosyal ve ekonomik olarak devlet işlerinde birçok sorunla karşı karşıya kaldı.
Amerika’da Aztekler ve Kızılderililer Avrupa’dan gelen büyük göçlerle yok oldu.
Avustralya’da Aborjinler benzer soykırıma maruz kaldı.
Göç bu zamana kadar ülkelerin ve toplumların en büyük sorunu olmaya devam etmiştir.
1947 yılında Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılması neticesinde dünyanın gördüğü en geniş göç dalgası yaşanmış ve yaklaşık 18 milyon Hindu ve Müslüman mübadele edilmiştir.
1945 ve 1961 yılları arasında Berlin duvarının inşası ile birlikte yaklaşık 3,7 milyon Doğu Alman Batı’ya kaçmıştır.
İsrail’in kurulmasından sonra kısa sürede yaklaşık 250.000 Yahudi İsrail’e göç ederken, tahminen 700 bin Filistinli komşu ülkelere iltica etmiştir.
2. Dünya Savaşı sonrasında düzenlenen Romanya – Bulgaristan sınırı nedeniyle yaklaşık 100 bin Bulgar Bulgaristan’a ve 120 bin Romen Romanya’ya göç etmiştir.
1979 yılı Aralık ayından itibaren SSCB işgali nedeniyle yaklaşık 2.5 milyon Afganlı Pakistan’a iltica etmiştir.
İran – Irak Savaşı ve Körfez Savaşı sürecinde yüz binlerce Iraklı Kürt ve Şii ülkelerini terk ederek Türkiye ve İran’da mülteci ve sığınmacı durumuna düşmüştür.
Körfez Krizi nedeniyle yaklaşık 4 milyon kişinin İran, Irak, Türkiye, Kuveyt ve Suudi Arabistan ekseninde göç ettiği tahmin edilmektedir.
1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra milyonlarca insan iltica etmiştir.
2000’li yıllara adını yazdıran asıl göç olayı ise BM’nin duyarsızlığı karşısında Suriye’de yaşanmaya devam etmektedir.
2011 yılı bahar aylarından bu yana milyonlarca Suriyeli başta Türkiye olmak üzere çevre illere göç etti.
Türkiye’de kayıtlı, kayıt dışı ya da vatandaşlık verilen toplam Suriyeli sayısı 15 milyona yakın.
Yaşanan tüm olaylar ve geçmiş tecrübeler gösteriyor ki göç ve mülteci akınları ister kitlesel olsun ister uzun bir süreçte yaşanıyor olsun ulus devletler açısından ciddi sorunlar oluşturabilir.
Türkiye’de doğan veya bir şekilde vatandaşlık hakkını elde eden kişilerin gelecekte devlet idaresinde mevki sahibi olması muhtemel.
Bu kişilerin devlet içinde örgütlenmek gibi bir gaye veya bunu ideolojik bir hedef haline getirmesi durumunda bir iç güvenlik tehdidi oluşturabilir.
Roma’nın, Selçuklu’nun, Sümer Uygarlığının sonunu getiren aynı süreç değil miydi?
Terör örgütlerinin Türkiye’ye bu göçler ile sızma ihtimallerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Elbette Türkiye Cumhuriyeti, bu tedbirleri alma kabiliyetine sahip bir ülkedir.
Sığınmacı gerçeği İslamcı ideolojinin anlattığı “Ensar-muhacir” efsanesinden çok farklıdır.
Tüm bunlar bir yana, Arap-İslam kültüründen bir göçmen yığınının ülkemize gelişine paralel olarak yaşanan başka olaylar da var.
Türk vatandaşlığı her isteyene para karşılığı satılıyor ve müşteriler hep Ortadoğu’dan.
Arap kentlerindeki reklam panolarına Türk pasaportu reklamları konuluyor. Ülkede tek kelime Türkçe bilmeyen göçmenlere seri halde vatandaşlık dağıtılıyor.
Tüm bunları ülkemizde giderek etkisini arttıran Arap-İslamcı atmosfer, eğitim, kültür ve propagandayla birlikte düşündüğümüzde Arap coğrafyası uzantısı bir İslamcı rejime doğru dönüşüm apaçık ortadadır.
Türk kimliği alenen hedef alınmaktadır, silinmek istenmektedir. Göçmen sorunu sadece ve tek başına insani bir konu şeklinde ele alınamaz.
Göç ve göçmenliğin uluslararası ilişkilerde artık daha çok bir silah olarak kullanıldığı görülüyor.
“Weapons of Mass Migration” yani göç silahı kavramı dünya bilimsel literatüründe uzun zamandır yerini almıştır.
Göçün asli anlamı zor durumda olanlara yardım değildir. Göçmen yığınları bazı jeopolitik projeler çerçevesinde küresel planda silah olarak kullanılıp başka ülkelere sistematik olarak gönderiliyorlar.
Ya da bazı hükümetler bu konuda şantaj yaparak siyasal güç ve para kazanıyorlar.
Kelly Greenhill’e göre göç silahı yakın tarihte bir istisna değildir, 1951-2021 arasında en az 81 kez kullanılmıştır.
Bazen de ülkenin çoğunluğu çeşitli yöntemlerle azınlığa düşürülür. Kuveyt emiri El Sabah’ın 1980’lerde kendisine karşı olan Kuveyt bedevilerini azınlığa düşürmek için Suudi Arabistan çöllerinde yaşayanlara vatandaşlık dağıtmıştır.
Bu şekilde El Sabah başını Filistin’den gelen aydınların çektiği muhalefeti susturmuş ve
ülkedeki egemenliğini sürdürmüştür.
Türkiye’nin sığınmacılar sorunu, başa çıkılamaz bir şekilde su yüzüne çıkmıştır. Sığınmacılar sorununun Türkiye’nin istilası olarak gündeme getirilmesi, bu konunun devlette ve kamuoyunda bir beka sorunu olarak algılandığını göstermesi açısından önem taşımaktadır.
Sığınmacılara yönelik oluşan derin tepki, öfke ve düşmanlık, bir günde oluşmuş değildir.
Sığınmacılara yönelik tepki veya öfke, bir ırkçı partinin kışkırtıcı söylemleri sonucu oluşmuş geçici bir durum da değildir.
Toplum, yaşadığı işsizliğin, hayat pahalılığının, dış politikadaki sorunların ve zamların baş sorumlularından biri olarak sığınmacıları görmeye başlamıştır. Ki bu tutum yanlış da değildir.
Suriye politikası yüzünden gerilen dış ilişkiler, ambargolar, Suriyelilere sınır içi ve dışında yapılan milyonlarca dolarlık yardımlar ekonominin geldiği noktada çok büyük pay sahibidir.
Bugün gelinen noktada toplum, devletin içeride ve dışarıda hiçbir şekilde Suriyeliler başta olmak üzere Afganlara, Afrikalılara ve diğer sığınmacı unsurlara yardımda bulunmasını istememektedir.
Suriyelilere verilen bazı yardımlar topluma battığı gibi, Suriye içinde yapılan kerpiç evler de topluma batmakta ve rahatsız etmektedir.
Sığınmacılar sorunu, toplumu derinden sarsmaktadır. Sığınmacılardan sonra toplum, eski toplum olmadığı gibi, Türkiye’de de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Sessiz istila kavramının, toplum psikolojisinde ve sosyolojisinde karşılığı bulunmaktadır.
Farklı toplum kesimleri, sessiz istila kavramını ırkçı bir söylem olarak değil, kendi duygu ve düşüncelerinin isabetli bir karşılığı olarak görmekte.
Suriye’den, Afganistan’dan, Pakistan’dan, Somali’den ve dünyanın diğer yerlerinden gelen milyonlarca sığınmacının varlığının Türkiye’yi Ortadoğululaştırdığı, Türkiye’nin demografik yapısını değiştirdiği ve bunun “sessiz istila” anlamına geldiği şeklinde yorumlar yapılmaktadır.
Sığınmacılar sorunu, ülkemiz içinde oluşturulan patlamaya hazır bir bombadır.
Ekonomik buhranın konuşulmasına engel olmak için sığınmacılara yönelik düşmanlığın köpürtülmesinden yarar görenler olabilir.
Sığınmacılar üzerinden toplumun kamplaştırılması ve çatıştırılması politikasından iktidar devşirmeye kalkmak çok tehlikelidir.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Stratejik Göç Mühendisliği kitabında şu ifadelere yer veriyor:
“Suriye İç Savaşı ve bu savaş sonrasında Suriye’nin kuzeyine yerleştirilmeye çalışılan
PKK terör örgütü kontrolündeki bir Kürdistan, stratejik göç mühendisliğinin ilk hedefidir.
Bu hedef, B. Lewis’in 1974’te başlayan Orta Doğu’nun Lübnanlaşması; Oded Yinon’un Irak’ın 3’e, Suriye’nin 4’e bölünmesi projelerinin Soğuk Savaş sonrası dünyaya taşınmasıdır.
PKK kontrolündeki Kürdistan daha sonra Türkiye’de çıkarılacak bir iç savaşa müdahale için sıçrama noktası olacaktır.
Stratejik göç mühendisliğinin ikinci hedefi de Türkiye’de iç savaş çıkararak Türkiye’den de bir Kürdistan çıkarmaktır.”
Türkiye’de Suriyeli nüfusu hızla artıyor. Suriyeli kadınların doğum oranları 5.3 gibi dünyadaki en yüksek oranlardan birisidir.
Türkiye’de halen küçük çaplı bir ortalama Avrupa ülkesi büyüklüğünde Suriyeli nüfusu var ve
500 bin civarında çocuk bugüne kadar Türkiye’de doğdu, doğmaya da devam ediyor.
İnanılması zor, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriyeli sığınmacılara yönelik politikaları
Suriyelilerin artışını adeta teşvik ediyor.
“Yabancılara Yönelik Sosyal Uyum Programı” kapsamında 18 yaşından küçük 3 ve daha fazla çocuğu olan ailelere ekonomik yardım yapılması Suriyelileri yardım için çocuk yapmaya sevk ediyor.
Bu gidişle Suriyeli ve diğer yabancı nüfuslar hızla artmaya devam edecek.
Tehlikenin büyüklüğü ortadadır.
Tarih daha önce yazmıştır, önlem alınmazsa olacak yine farklı olmayacaktır.

Alıntı: Erdem Avşar

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , | MEDENİYETLER YIKAN GÖÇ VE TÜRKİYE için yorumlar kapalı