Tem 24

MİLLÎ DEVLETİ TASFİYE PROJESİ VE SAHİPLERİ!

MİLLÎ DEVLETİ TASFİYE PROJESİ VE SAHİPLERİ!

Dönemin Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, 80’inci kuruluş yıldönümü dolayısıyla 2007 yılında bir mesaj yayınlamıştı.

Taner mesajda, özetle şu görüşleri savunuyordu:

“Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.

Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir.”

***

Bizim o zaman ortaya koyduğumuz görüş, “Türkiye’nin ulus devlet yapısına en büyük tehdit devletin kendi kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir. Federasyon tartışması ve ‘Türk dediğin nedir ki?’ lafları ile ulus devlet yapısını sarsmaya başlayan Turgut Özal, bu ülkenin Cumhurbaşkanı idi. Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan Tayyip Erdoğan, halen Başbakandır ve Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanmaktadır.

Türkiye’yi etnik ve dini ayırımlarla bölmek isteyen Avrupa Birliği’ne giriş, devlet politikası olarak ilan edilmiştir!

MİT Müsteşarı, bankalarını, madenlerini, haberleşme ve enerji sistemlerini Rio Tinto ve Citibank’a ve onlar üzerinden İngiliz İstihbarat Servisi MI6’ya devreden bir ülkenin nasıl kusursuz dış politika izleyeceğini ve caydırıcı bir askerî yapılanmayı geliştireceğini de açıklayabilir mi?” şeklindeydi…

***

Millî İstihbarat Teşkilatı eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Habertürk gazetesine konuştu ve 2010 yılında, AKP iktidarının uygulamakta olduğu Kürt açılımı projesinin bir MİT operasyonu olduğunu söyledi.

Aynı dönemde Dışişleri Bakanlığı, yurt dışında görev yapan 200’e yakın büyükelçiyi beş günlük beyin fırtınası için Ankara’da topladı ve sonra da Güneydoğu’ya götürdü.

Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet’te verdiği bilgiye göre beyin fırtınasının en ilginç seansı, “MİT Müsteşarı Emre Taner ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Kürt sorunu ve demokratik açılımla ilgili ard arda yaptığı sunum” oldu.

***

Türkiye Cumhuriyeti devletinin temeli Türk kimliğidir. Oysa AKP’nin grup başkan vekili, yine o dönemde, “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer.” demişti.

Küresel güçlerin Türkiye’yi dönüştürmek istediği “Türk,-Arap-Kürt federasyonu” veya PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın öngördüğü konfederasyonun alt yapısı, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ile oluşturulmaya başlandı. Milyonlarca Suriyeli ve ardından ABD’nin kendi Taliban’a teslim ettiği Afganistan’ın askerleri, Türkiye’ye gönderildi. Buna Pakistanlılar ve Afrikalılar da eklendi. Sınırlardan geçişler devam ediyor.

Her şey tamam olmaya yakın, “Yeni bir Anayasa” ile ulus devletin ortadan kaldırılması planlanıyor…

Siyasi partiler ve seçimler, bu hedefe göre kurgulandı. Devletin içinde direnecek olanları da Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla tasfiye ettiler zaten.

***

Bu şartlarda kimin bakan olduğunun hiçbir önemi yok. Bütün hesaplar, sahte dincilik, sahte milliyetçilik, sahte solculuk ve danışıklı siyasi dövüşlerle uyuttukları Türklerin elinden, devletlerini almaya dayalı. Gidişatı durdurma ihtimali olmayan dernekleri bile kontrol altına aldılar ama yine de öngöremedikleri bir olay veya bir skandal her şeyi bozacak diye endişe içindeler! Durum budur.

Çözüm, neler olup bittiğinin halk tarafından doğru anlaşılmasına bağlıdır. Bu da her zaman mümkündür…

Alıntı: Arslan Bulut

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , , , | MİLLÎ DEVLETİ TASFİYE PROJESİ VE SAHİPLERİ! için yorumlar kapalı
Tem 23

ALLAH AŞK VERSİN

ALLAH AŞK VERSİN

* * *

Bu gönül aklıma meydan okuyor

İstiyor ki her vakitte gül dersin

Nefis; nazar, benlik, fitne sokuyor

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Görünmüyor iyi, kötü gözüme

Uymuyor aklımın hiçbir sözüme

Köle, tutsak olmuş arsız özüme

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Velakin aşk ise gönülde konu

Yaşarım her vakit, her anda onu

Dilerim meçhule gitmesin sonu

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Delice tavrını önlemem lazım

Kapkara sevdayı mimlemem lazım

Bu hoyrat gönlümü gemlemem lazım

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Kınamayın beni sevgili dostlar

Nice aşk yüzünden yüzüldü postlar

Tükenmez düşmanlık, tükenmez kastlar

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Aşkın şarabından içmeyen bilmez

Titrer yürekleri ihmale gelmez

Görünüşe kanma, zalim hiç gülmez

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Aşk ki; bu Allah’ın sonsuz hikmeti

Engin gönüllere eşsiz rahmeti

Her gönül çekemez böyle zahmeti

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Bir başka yaşıyor aşk ile gönül

Kendinden geçiyor meşk ile gönül

Istırap çekiyor zevk ile gönül

Allah her kuluna çokça aşk versin

* * *

Kenan Şahbaz

Posted in Şiirlerim | Tagged , , , , | ALLAH AŞK VERSİN için yorumlar kapalı
Tem 22

ATATÜRK: “EY ARKADAŞLAR! TANRI BİRDİR, BÜYÜKTÜR…”

ATATÜRK: “EY ARKADAŞLAR! TANRI BİRDİR, BÜYÜKTÜR…”

30 Ekim 1922 günüydü…

Müslüman olduğundan ve Hz. Muhammed’den övgüyle söz ederdi. Peygamber’den bahsederken, genellikle “Cenab’ı Peygamber”, “Peygamber Efendimiz”, “Fahr’i Kâinat Efendimiz” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlardı…

Meclis’te saltanatın kaldırılması görüşmeleri vardı. Kürsüye çıktı, Hz. Peygamber’den sonra gelen Raşit halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine değindi ve konuşmanın bir bölümünde gecenin Mevlit Kandili’ne isabet ettiğini hatırlatarak sözlerini sürdürdü:

“Bugün o gündür, gerçek şudur ki Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür.”

Salonda Hep bir ağızdan “İnşallah!” sesleri yükseldi.

Hz. Muhammed’in peygamber oluşundaki hikmetten söz etti sözlerini sürdürdü:

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi adaletin tecelli ettiğine bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir.

İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lazım olan nokta-i tekâmüle vüsülüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lazime-i ulühiyetten addeylemiştir

Onlara Hz. Âdem aleyhisselamdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel’dir.”

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Anayasa’yla, egemenlik hakkının, milletin olduğunu belirten bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın vekil imzaladı.

Önerge okundu. Karşı çıkanlar oldu. Mersin Vekili Albay Salâhattin Bey, İzmir Vekili Ziya Hurşit o grubun ateşli savunuculuğunu yaptı. Meclis, 31 Ekim 1922 günü toplanmadı. Hakları Savunma Grubu toplantısı yapıldı. Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının kesinlikle gerekli olduğunu vekillere bir kez daha anlattı.

Ve gün gelip çattı. Takvim yaprakları 1 Kasım 1922 gününü gösteriyordu. Meclis kürsüsüne çıktı. İslam ve Türk tarihinden söz ederek halifelikle sultanlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihsel olaylara dayanarak açıkladı. Ortam gergindi. Konuyla ilgili üç komisyon kuruldu.

Anayasa, Diyanet İşleri ve Adalet. Komisyonlar iki farklı görüştekileri aynı fikir çatısı altında buluşturacaktı. Diyanet İşleri encümeni hararetle halifeliğin sultanlıktan ayrılmayacağını savundu.

Gazi ve kendi gibi düşünenler karşı grubun konuşmalarını dinliyordu. Tartışmaların anlamsız olduğuna kanaat getirdiği sırada Karma Komisyon başkanından söz isteyerek, önündeki sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle görüşünü dillendirdi:

“Efendim, egemenlik hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye; görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, kuvvetle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini, ele geçirmişlerdi; bu sarkıntılıklarını altı yüzyıldan bu yana sürdürmüşlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu saldırganlara ‘Artık yeter!’ diyerek, egemenliğini, ayaklanarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; ‘Millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Sorun zaten olup bitti durumuna gelmiş gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir.

Bu, ne olursa olsun, yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes bunu doğal karşılarsa, bence uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır. Ama belki birtakım kafalar kesilecektir!”

Salona derin bir sessizlik çöktü. Konuşmasını aynı ses tonunda sürdürdü:

“İşin din bilimi yönüne gelince, hoca efendiler hiç kaygılanıp üzülmesinler…”

Ankara vekili Hoca Mustafa, “Affedersiniz efendim” diyerek söz istedi:

“Biz konuyu başka görüş açısından ele alıyorduk; açıklamalarınız bizi aydınlattı. Karma Komisyon’ca sorun çözümlenmiştir…”

Kanun önergesi çabucak yazıldı. İkinci birleşimde okundu. Ad okuyarak oya sunulması önerisi üzerine kürsüye çıkarak konuşmasını yaptı.

“Buna gerek yoktur, memleket ve milletin bağımsızlığını sonsuza kadar koruyacak ilkeleri yüce Meclis’in, oybirliğiyle kabul edeceğini sanırım?”

Salondan “Oya konulsun!” sesleri yükseldi. Başkan oya koydu, önerge oybirliğiyle kabul edildi.

Yalnız, cılız bir ses işitildi:

“Ben muhalifim…”

O ses, “Söz yok!” sesleriyle boğuldu.

Osmanlı saltanatı artık bitmişti.

Alıntı: Yaşar Gürsoy

Posted in Yazılarım | Tagged , , , , , , , , , | ATATÜRK: “EY ARKADAŞLAR! TANRI BİRDİR, BÜYÜKTÜR…” için yorumlar kapalı
Tem 21

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Ben Türkiye‘ siz Cennet’e bile girmem…” Rauf Denktaş

* “Taktik olmadan strateji, zafere giden en yavaş yoldur. Strateji olmadan taktik, yenilgi öncesi yapılan gürültüdür” Sun Tzu

* “Zor diyorsun. Zor olacak ki, imtihan olsun.” Mevlana

* “Ben her şeyden önce Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum böyle öleceğim.” Mustafa Kemal Atatürk

* “Öğrenilmesi gereken ilk dil tatlı dildir” Barış Manço

* “Hepiniz Türk’sünüz” Gene D. Maclock

* “Sevgi isteyen kişi suçları bağışlar, Olayı diline dolayansa can dostları ayırır” Tevrat-Mezmunlar

* “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Cemil Meriç

* “Umarım bir daha İsa bile gelse tüm yetkiyi bir insana verecek kadar aptal olmayız.” Bernard Adenaur

* “Gerçek bir lider takipçilerini kendi kişiliğinin otoritesinden uzaklaştırarak kanunların gerçek otoritesinin tanınmasına yönlendirmelidir. Kendilerini putlaştıran liderler ve makamlar, Tanrı ile alay ederler.” Dietrich Bonhoeffer

Posted in Atasözleri Vecizeler | Tagged , , , , , , , , | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı
Tem 20

TÜRKİYE’DE DİN ANLAYIŞI

TÜRKİYE’DE DİN ANLAYIŞI

Kur’an’ın anladığı manada din, Allah’ın insanoğluna, mutlu ve huzurlu yaşaması için tuttuğu bir ışıktır. Bu ışık, peygamberler aracılığıyla gönderilmiştir. Ne yazık ki insanoğlu dini, egoist hesapları ve iştahları ile yozlaştırmakta ve Allah’ın iradesinin dışına çekerek kendisini mutlu eden bir kurum olmaktan çıkarmaktadır. Kur’an bize gösteriyor ki, ilahi iradenin dışına çekilerek insan nefsinin hesaplarına uydurulan din, mutluluk yolu olmaktan çıkarak bir kahır ve kavga ocağına dönüşmektedir.

Hz. Muhammed’in vefatının hemen ardından, onun tebliğ ettiği mesaja yönelik saptırmalar başlamış ve bunlar zaman içinde yoğunlaşarak Kur’an’la bazı konularda çelişen sanki yeni bir din şeklinde vücut bulmuştur. Kur’an’ın getirdiği İslam dininin karşısına dikilmiş, rakip bir görüntüde olan bu oluşumu tarihi, kültürel sürecin ortaya çıkarttığı örfler ile hiçbir esasa dayanmayan hurafelerin şekillendirdiği söylenebilir.

Günümüzde İslam dünyasında, o arada Türkiye’de, bir kısım çevrelerce sahnelenen söz konusu oluşumun gerçek Kur’an diniyle ilişkisinin yüzde kaç olduğu sorusu sık sık sorulmaktadır.

Bu kültürel ve hurafeye dayalı oluşumun, ülkemiz ve insanımız üzerindeki tarihsel kin ve iştahları tatmin etmek ve Türkiye’yi yıkıma götürmek için iç ve dış bazı mihraklar tarafından aleyhimizde kullanılan bir numaralı kurum halinde işletildiği görülmektedir. Aynı dini kabul etmiş olan insanlar, çeşitli oyunlarla “inananlar inanmayanlar” diye bölünmek suretiyle bir kavganın içine itilmektedirler. Kısacası, insanımızın bin yılı aşkın bir süre canlabaşla hizmet ettiği din, aleyhimizde bir yıkım aracı olarak kullanılmaktadır.

Yazının tamamı “İslâm Gerçeği” kitabının “Önsöz”ündendir

.

Kitap, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi yayını. 3. bs., 117 s.

Baskı tarihleri ve baskı sayıları da verilmiş: 1’nci baskı Ocak 1995 40.000, 2’nci baskı Şubat 1995 25.000, 3’ncü baskı Mart 1995 15.000 adet.

Kitabın takdim yazısı dönemin İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu’nun.

Yazıcıoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ak Parti’den iki dönem milletvekilliği ve Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı.

Kitapta imzaları olan ilâhiyatçı ilim adamlarımız:

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof. Dr. Beyza Bilgin, Prof. Dr. Rami Ayas, Dr. Arif Güneş, Dr. Hasan Elik.

Alıntı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , | TÜRKİYE’DE DİN ANLAYIŞI için yorumlar kapalı
Tem 19

YA TUTARSA

YA TUTARSA

Nasreddin Hoca bir gün gölün kıyısına gider. Elinde koca bir kaşık yoğurdu da yanına almış.

Nasreddin Hoca, kaşığındaki yoğurdu göle sokmuş ve yoğurdu göle boşaltmış.

O sırada köylülerden biri onu görmüş ve şaşkınlıkla:

– Hoca ne yapıyorsun, diye sormuş.

Hoca gülümseyerek:

– Gölü mayalıyorum, ne yapayım, demiş.

Adam, Hoca’ya bakmış ve kahkaha atarak:

– Ne diyorsun be Hoca, çıldırmış olmalısın. Koskoca göl hiç maya tutar mı?, demiş.

Hoca gülümsemesini hiç bozmadan:

– Peki ama ya tutarsa, demiş.

Posted in Fıkralar | Tagged , , , , , , | YA TUTARSA için yorumlar kapalı
Tem 18

SİRİUS’UN, (EYAMPUR’UN) LANETİ VE CEHENNEM SICAKLARI:

SİRİUS’UN (EYAMPUR’UN) LANETİ VE CEHENNEM SICAKLARI:

Meteoroloji uyarıyor; Türkiye kavrulacak.

Sirius gökyüzünün en parlak yıldızlarından biri.
Antik Yunanlılar koydu bu ismi.
Sirius “kavurucu” demekti.
Türkler Akyıldız adını verdiler ona, Araplar Şir’a.
Tarih boyu hemen hemen tüm kültürde kutsandı Sirius.
Bazı bölgelerde Tanrı kabul edildi, bazılarında cehennemin bekçisi.
Binlerce yıl Sirius kuzey yarım kürede Temmuz ayında doğuyor.
Yani bugünlerde.
Ve onun doğuşuyla birlikte aşırı sıcaklar ve yangınlar başlıyor.
Romalılar bu döneme Sirius’un Köpek Takımyıldızı’nda olması nedeniyle “köpekyıldızının günleri” anlamını taşıyan “Dies Caniculares” adını verdiler.
Yüzlerce yıl sıcaktan ve yangınlardan kurtulabilmek için binlerce kahverengi köpek kurban ettiler.
Ama MS 64’te böyle bir Temmuz sıcağında Roma’nın o tarihi yangında kül olmasını önleyemediler.

Tıpkı Efesliler’in M.Ö. 356 yılının 21 Temmuzunda, dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nın tamamen yanmasını önleyemedikleri gibi.
Sirius’un Temmuz ayında doğmasıyla başlayan bu aşırı sıcak dönem diğer Avrupa kültürlerini de etkiledi.
İngilizler “Dogdays”, Almanlar “Hundstage”, İspanyollar “Dia de Perros”, Amerikalılar ‘Dog Day Afternoon’ dediler.
Araplar da “eyyâmu’l-kelb”
Köpek günleri, Sirius günleri yani.
Osmanlılar ise çok sıcak günler anlamına gelen “Eyyam-ı Bahur”

Çin kültüründe de sevilmezdi Sirius, çünkü cehennemi hatırlatırdı. Antik Çinlilerin köpekleri katlettikleri festival yine Sirius ile ilişkiliydi.

*. *. *

İçinde bulunduğumuz ay “Temmuz”un ismi Dumuzi’den geliyor.
Dumuzi Sümerler’in Çoban Tanrısı’ydı.
Sümer mitolojisine göre Dumuzi Bereket Tanrıçası İnnana ile yaşadığı aşk gerekçesiyle diğer tanrılar tarafından cezalandırıldı, yeraltına cehenneme gönderildi.
Sümerliler Dumuzi’nin her yıl bu dönem yeryüzüne çıktığına ve beraberinde cehennem sıcağını ve ateşini yanında getirdiğine inanırdı.
Dumuzi ismi Mezopotamya ve ortadoğu kültürlerinde zamanla Dumuzid, Tammuz, Tamuz ve Temmuz olarak benimsendi.

*. *. *

Temmuz’un ortasındayız.
Sirius gökyüzünde doğdu.
Dumuzi yeraltından çıktı.
Binlerce yıllık döngü devam ediyor.
Aşırı sıcaklar ve yangınlar dünyayı sarmış durumda.
Meteoroloji uyardı.
Türkiye bu hafta aşırı sıcaklardan kavrulacak.
Özellikle Antalya, Aydın ve Manisa bölgelerinde termometreler 45 derecenin üstüne çıkacak.
Eski kültürler bize önemli mesajlar bıraktılar.
Bunları “aman canım mitoloji” diyerek küçümsemek yerine dikkate almak gerekiyor.
Aşırı sıcaklara ve yangınlara karşı tedbirli olalım.

Alıntı: Sedat Kaya

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , | SİRİUS’UN, (EYAMPUR’UN) LANETİ VE CEHENNEM SICAKLARI: için yorumlar kapalı
Tem 17

GUGUK KUŞU VE BAL KILAVUZU KUŞU

GUGUK KUŞU İLE BAL KILAVUZU KUŞU

En tehlikeli…
En sinsi kuş türleridir.
Gözüne kestirdiği yuvanın etrafında dolanır, saksağan yuvası, ispinoz yuvası, ötleğen yuvası fark etmez, yabancı türlerin yumurtlamasını, kuluçkaya yatmasını bekler, uygun zamanı kollar, hedef aldığı yuva boş bırakıldığında, anında gelir, kaşla göz arasında kendi yumurtasını onun yerine yerleştirir, pırrr, gider.

Bal kılavuzu kuşu da uygun bir yuvaya aynı şekilde yumurtasını bırakır gider.
Yuvanın sahibi geri döndüğünde kendisinden olmayan yumurtanın monte edildiğini fark etmez, kuluçkaya yatmaya devam eder.
Guguk yavrusu, kendisini oraya monte eden annesi kadar tehlikeli, annesi kadar sinsidir. Hangi yuvaya bırakılırsa bırakılsın, kabuğunu öbür yumurtalardan en az bir gün önce kırar, bir gün önce doğar.
Ve doğar doğmaz…
Uygun zamanı kollar, yuva boş bırakıldığında, ittirir kaktırır, öbür yumurtaları yuvadan dışarı atar.
Böylece… Yuvanın gerçek evlatları imha edilir, guguk yavrusu kendisine ait olmayan yuvanın tek mirasçısı olur.

Kandırdığı, yuvasına yerleştiği ana’nın şefkatini, fedakârlığını, besleme, koruma kollama, büyütme içgüdüsünü sömürmeye başlar.
Vahametin farkında olmayan zavallı ana besler, besler, besler… Guguk yavrusu, kendisini besleyen Ana’dan daha iri hale gelir.
Artık işi bitmiştir.
Yuvaya ihtiyacı kalmamıştır.
Yuvayı dağıtır ve gider.

Bal kılavuzu yavrusu ise doğar doğmaz yuvadaki diğer yavrulardan farklı ve çengelli gagası ile üvey kardeşleri olan bütün yavruları çatal gagası ile yaralayıp öldürür.
Hiç bir şeyin farkında olmayan zavallı ana besler, besler, besler… Bal kılavuzu yavrusu, kendisini besleyen ana’dan kadar olur.
Artık yetişkin hale gelmiştir uçar gider.


Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , | GUGUK KUŞU VE BAL KILAVUZU KUŞU için yorumlar kapalı
Tem 16

ALTIN ÇAĞ

ALTIN ÇAĞ

1200 yıl önce Allah’ın varlığı dâhil her şeyi tartışan bilgeler ve din filozofları(Kelamcılar) vardı. Bilesiniz ki bugün fersah fersah gerideyiz. Dünya bir yere, biz tersine gidiyoruz. İbn-i Sînâ’dan Fârâbî’ye, Matürî’den Mutezile’nin öncüsü Vâsıl Bin Atâ’ya kadar yüzlerce ismin ve binlerce takipçilerinin tartıştığı konular ve yeni zamanların meseleleri 21. asrın İslam dünyasında konuşulamaz haldeyse kafamızı iki elimizin arasına alarak buradan çıkışı düşünmek zorundayız.

Çeşitli anlayışlar, bugün inanış (İtikadî) mezhepleri dediğimiz anlayışlar o beyninin bütün kıvrımlarıyla düşünen adamların fikirlerinden çıktı. Hukuk oluşturmak için dehalarını konuşturan, başta Ebû Hanîfe, sayıları dörtle sınırlı olmayan büyükler de o devirlerdendir. Mezhep dediklerimiz onların anlayışlarının sistemleştirdiği görüşlerdir. Bir müddet o ışıkta yürüdük ve dünya hâkimiyetleri öyle geldi. Sonrası dinden konuşanların düşünceyi boğduğu ve terör estirdiği asırlardır. O büyük filozofları da anlamayıp kendimize göre dondurduğumuz yıllar geçirdik. İşte o düşünceyi susturan yüzyılların devamındayız. Acınacak haldeyiz. Sefil ve rezil durumdayız.

Samimi dindar inanıyor ve yanlışa dahi inanacak bir saflığı var. Elbette masum sayılabilir. Okumuşlar için bunu diyemeyiz. Onlar düşünmek zorundadırlar. Önlerinde örnekler var. Yol belli. 1200 sene önceki gibi düşünecekler ve konuşacaklar. Dünyanın geldiği yeri görecekler. İnsanlığın birikimini edinecek ve değerlendirecekler. Her bilgi bizim içindir diyecekler. Zamana göre uygulamaları güncelleyecekler. Anladığım kadarıyla Kur’an’ın mesajı da tam budur.

Dahası var: MâtüridîEbû Hanîfe ve benzeri büyük kafaların çizgisini takip edecekler. Devleti idare edenlere yanaşmayacaklar. Emirlerine girmeyecekler. Evet, emirle hareket etmeyecekler. İdarede görev alanlar da her zaman bildiğini söylemekten vazgeçmeyecek. Yönetimde de olsalar, dışarda da kalsalar kıyasıya eleştirecekler. Bugünkü gibi düşünceyi boğan bir ortam varsa daha sıkı durmak ve ses yükseltmek zorundadırlar.

DİN PARAVAN

Bugün bilgiden kaçış ve birkaç ezbere göre kodlamalar devrindeyiz. Eğitim sistemini buna göre ayarlama çalışmalarını yıllardır görüyorduk. Son zamanlarda yeni bir evreye geçildi. İmam Hatipleri yaygınlaştırmak hayal edilen insan tipi için yetmedi, yetmezdi. Yaygın eğitimde kendilerine göre bir din dersi düzenlemekle de istedikleri sonucu alamayacaklardı. Ancak kafa karıştırabilir ve bozabilirlerdi. Öyle de oldu. Her şey arapsaçına döndü, bozulma yaygınlaştı ve işler tıkandı. Bir görüşe göre sistemsizlik hâkim hale geldi.

Şurası muhakkak ki bozmak ve yıkmakta epeyce yol alındı. Yapmak zor iştir. Yapıcı karakter ve çok yönlü bilgi-görgü ister. Bizimkilerde bunların bulunmadığı anlaşılıyor. Başaramayacakları da artık daha net. Buna rağmen vazgeçmeleri beklenmez. Yaz-boz’a, devirmeye devam edecekleri görülüyor. Doğru sandıkları hamleler yanlış sonuçlar verdi. Tek tip, istendiği şekilde bakan, gören, konuşan, hareket eden insan örneği ve ona göre şekillenen hayat kurgusu hedefti. Bunun için resmi ve sivil kuruluşların hemen tamamının örgün ağa katılması gerekiyordu. Vakıflara, derneklere, camialara, cemaatlere kapılar açıldı, hızla her alanı sardılar.

Bu ağda Kur’an Kursları’nın önemli bir enstrüman halinde düşünüldüğü anlaşılıyor. İmkân bulunan yerlere Kur’an Kursu açmak fikri, bazı çevrelerde öteden beri vardı. Cemaatlerin benimsediği bir yoldu. Süleymancılar’ın bu konuda başarılı olduklarından bahsedilirdi. Sonra gördük ve anladık ki irili ufaklı cemaatlerle çevrili bir hayatımız var. Fetullahçılar’ın, Menzilciler’in, Süleymancılar’ın en ileri gidenler olduğu artık herkesçe bilinen bir durum.

Alıntı: A. Yağmur Tunalı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , , , | ALTIN ÇAĞ için yorumlar kapalı
Tem 15

SOLJENİTSİN

SOLJENİTSİN

“Yalan söylediklerini biliyoruz, yalan söylediklerini biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz, ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

Soljenitsin, 12 Şubat 1974 günü, “Yalanla yaşama!” çağrısını yazdığı gün tutuklandı ve sürgüne gönderildi. “Çözüm nedir?” sorusunun cevabı bu yazıda var. Sabri Gürses’in Rusça’dan çevirdiği metnin tamamı gazetedeki sütuna sığmaz… Bu sebeple kısaltarak veriyorum:

***

Yurtta yoksulluk ve köhnelik bu kadar yaygınken, gereksiz bir kozmik böbürlenmeye kalkışıyorlar; uzaklardaki vahşi rejimleri destekliyorlar; iç savaşları tetikliyorlar. Üstelik kimi isterlerse yargılıyorlar ve sapasağlam insanları akıl hastanelerine kapatıyorlar, her şey “onlarda”, biz ise güçsüzüz…

Artık dibe kadar vardılar, artık evrensel ruhsal ölüm hepimizin üzerine çöktü ve fiziksel olarak hem bizi, hem çocuklarımızı tutuşturup yakıyor- ama biz eskisi gibi hep korkakça gülüp dilsiz bir şekilde mırıldanıyoruz:

“Biz ne yapabiliriz ki? Güçsüzüz…”

O kadar umutsuzca insanlıktan çıkmış durumdayız ki, bugünkü şu gösterişsiz yemlik için bütün ilkelerden, ruhumuzdan, atalarımızın bütün çabalarından, bizden sonrakilere kalacak bütün varlıklardan vazgeçiyoruz.

Oysa biz her şeyi yapabiliriz ama kendimizi teselli etmek için kendi kendimize yalan söylüyoruz. Hiçbir şekilde “onlar” suçlu değil, biz kendimiz, sadece biz suçluyuz!

Bizim ağzımızı tıkamışlar, biz duymuyoruz, sormuyoruz. Onlar bizi nasıl duysun?

Ama o hiçbir zaman kendi kendine kalkıp gitmez, eğer biz hepimiz her gün onu kabul eder, över ve güçlendirirsek, eğer onun en hassas noktasından yakalamazsak onu.

Yani yalandan.

Şiddet yalan dışında hiçbir şeyle örtünemez, yalansa sadece şiddetle ayakta durur. Ve şiddet bizden sadece yalana boyun eğmemizi, her gün yalanı kabullenmemizi ister ve sadakat budur işte!

Ve burada yatar kurtuluşumuzu sağlayacak olan o göz ardı ettiğimiz, en yalın, en sağlam anahtar:

Kişi olarak yalana katılmamak!

Bırak yalan her şeyin üstünü örtsün, bırak yalan her şeye hâkim olsun, ama küçücük bir şeyi olsun reddedelim; yalan benim aracılığımla hâkim olmasın!

Ve bu, bizim çaresizlik çemberimizdeki küçücük bir yarıktır! Bizim için çok kolaydır ve yalan için en yıkıcı yarıktır. Çünkü insanlar yalandan uzak durdukları zaman, o öylece var olamaz hale gelir. Salgın gibidir o, sadece insandan insana geçer.

İşte bu bizim yolumuz, en kolay ve bizim besili organik korkaklığımıza rağmen yapabileceğimiz bir şey, Gandi’nin (adını anmaya korktuğumuz) sivil itaatsizliğinden bile çok daha kolay.

Bizim yolumuz: yalanı bilinçli olarak hiçbir şekilde desteklememek!

Bu yol bile; bütün direniş yolları içinde en ılımlısı olan bu yol bile bizim gibi gecikmişler için kolay olmayacaktır. Ama kendini kurban etmekten, hatta açlıktan bile daha kolaydır: Alevler gövdeni sarmayacak, gözlerin ateşten erimeyecek ve ailen için temiz suyla birlikte kara ekmeği hep bulursun…

(Soljenitsin, bu arada özellikle akademisyenlere, yazarlara, sanatçılara ve generallere yalana katılmamanın yollarını anlatıyor…)

Eğer bundan bile ürküyorsak, o zaman biz beş para etmeyiz, umutsuz vakalarız ve Puşkin’in şu horgörüsü bize yazılmış demektir:

“Ne yapsın sürüler özgürlüğü?

Onların mirası soydan soya,

Püsküllü boyunduruk ve kamçı.”

Alıntı: Twitter  TC ULUCA

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , | SOLJENİTSİN için yorumlar kapalı