28 YILLIK KEHANET(!) 2
Türkiye Neden Bu Kadar Önemli?
Çalışmanın giriş bölümü bu soruyla başlıyor.
Sorun, “Anayasasına göre etnik ayrımda bulunmadan yalnızca ‘Türkiye vatandaşlarından’ oluşan bir devlette etnik ve dilsel farklılıklara sahip büyük Kürt azınlığının rolüyle ilgili bir mesele” şeklinde tanımlanmakta. Anayasasında etnik ayrımcılık olmayan bir devletin, yapısını etnik ayrılıklar üzerine yeniden kurgulamasının doğru olacağı söyleniyor. Bu, “Etnik azınlıkların (Kürtler) asimile edildiği” iddia edilerek, “Asimilasyon sürecini yürütmekte ne kadar başarılı olunabilir?” diye soruluyor.
Aslında bu sorunun cevabı yine yazarlar tarafından verilmiş. Çalışmanın esasına girilirken ilk cümlelerde, “Kürtler elbette bin yıldan aşkın süredir farklı bir halk ve topluluk olduklarının bilincindedirler” diyerek bir gerçeği açığa çıkarıyorlar da. “Asimile” edilen halk nasıl böyle bir farkındalık içinde olabilir? Sorulacağını düşündükleri bu sorunun cevabını da bugünü anlatırken “Yeniden” kelimesini kullanarak suçu gizlice Cumhuriyet’e yükleyerek vermekteler.
Meselenin etnik olarak Türkiye ve komşularının sorunu olduğunu söyleyip ardından, “Böylece, bir ülkedeki halkın istekleri doğrudan sınırın ötesindeki azınlık gurubunun istekleri ile eylemlerini de etkilemektedir. Bu halklardan herhangi birinin etnik birleşme hususunda bulunacağı hak iddiası bir ülkenin topraklarının ayrılmasından öte, söz konusu bölgedeki uluslararası sınırların geniş ölçüde yeniden çizilmesi anlamını taşır” diyerek aba altından sopa göstermeye devam ediyorlar.
Coğrafyamızda yaşananlar, bu bilgilerden sonra tekrar bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
Türkiye gibi devletler “(…) etnik grubun(ların) her türlü isyancı milliyetçilik ve ayrılık hareketlerini önleyebilmek adına (…) ya özgürlükçü politika geliştirmeyi öğrenecekler ya da sürekli isyan, şiddet olayları yaşayacak”lardır.
Kırk katır mı kırk satır mı? Fakat daha bitmedi…
İçerideki Ortaklar
Yazarların ön sözdeki, “Kürt sorununu tatmin edici biçimde ortadan kaldırma kabiliyeti” söylemleri, giriş bölümünde “Devlet yönetiminin yapısını ve iç etnik çatışmayı çözebilme kabiliyeti”ne dönüşmüş. “Devlet yönetiminin yapısı” ifadesi oldukça manidar. “İç etnik çatışma” tehdidiyle beraber kullanılması, yazılı olmamakla birlikte yapılmama ihtimaline karşı tehdit algılaması yaratmak için olduğunu düşündürmektedir.
Devamında; “Türkiye’nin (…), Anayasa’da homojen olarak ifade edilen toplum yapısından resmen tanınmış çok uluslu bir yapıya geçişin kolaylaştırılmasında demokratik kurumlara büyük sorumluluklar düşecektir” cümleleri var. Bu ifadelerden nelerin kastedildiğini, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından bir ay içinde iki defa kabul edilerek çalışmaları hakkında bilgi veren ve talimatlarını aldıklarını söyleyen Ekopolitik Derneği Genel Koordinatörü Tarık Çelenk’in “Türkiye, iç yapısını dış politikasına uygun geliştirmek zorunda. Orta Doğu’da yaşayan 30 milyon Kürt’ün hamiliğine soyunacaksak iç yapımızı buna göre düzenlemek zorundayız”[ii] sözlerinde anlamak mümkündür.
Politik Psikoloji Derneği’nin Akil Adamlar Toplantısı[iii] organizasyonu, TESEV’in hazırlattığı raporlar ve teklifler[iv], Açık Toplum Vakfı ve daha onlarcasıyla örnekler çoğaltılabilir.
Giriş bölümünün sonuna doğru, “Osmanlı İslam yasasına göre Kürtler asla bir azınlık sayılmamışlardı (…) Türkiye’nin çağdaş milliyetçilik ile çağdaş azınlık ve insan hakları normlarını geleneksel İslami görüşlerle bağdaştırmaya yönelik çabası, etnik ya da dinî azınlıklar konusunda sorunlar yaşayan diğer Müslüman ülkelere örnek teşkil edecektir. (…) İslamcı Refah Partisi’nin eline, milliyetçi Türklerin hassasiyetlerini rahatsız etmeden, Kürtlerin farklı bir etnik grup olarak kabul edilmelerini sağlayacak ‘İslamcı bir formül’ geliştirme fırsatı geçmişti. Ne var ki; (…) başaramayacaktı” denilmektedir.
Burada, yazarların teklifi biraz daha belirginleşmekte; öncelikle farklılığın kabul ettirilip sonra din üzerinden tekrar birleşmenin sağlanması arzu ediliyor.
Bu Kadar İlginin Sebebi Ne?
Son olarak iki soru sorulmuş; birincisi “ABD insan hakları, demokratik yaşam ve en önemlisi Türkiye’nin gelecekteki varlığını sürdürebilmesi hususlarındaki kaygıları nedeniyle Türkiye’yi çözüme itme konusunda ne kadar baskı uygulamalıdır?”
İkincisi; “Batı’nın yakın bir müttefikiyle dünyada kendi devleti olmayan en büyük etnik grubu içeren bu sorun gelip Batı’nın eşiğine dayanmıştır. Bu sorun Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde çözülebilir mi?”
Batı ile Türk medeniyeti ve İslam medeniyetinin, kadim tarihten bu yana devam edegelen hesaplaşmasının en önemli anlarından birisi yaşanmaktadır.
Adamların meseleleri Müslüman ile değil İslam’la; İslam’ın en güçlü, en mukavim, en cengâver ve en haklı temsilcisi Türk’ün bizzat kendisi ile. Dolayısıyla Türk milleti zayıflatılmalı, bölünmeli ve hatta yok edilmelidir. Eğer Türk milleti çökertilirse İslam da çökecektir.
Hiçbir yoruma gerek kalmaksızın tehdidin büyüklüğü, baskının ne kadar ve nasıl olduğu, hangi aşamaya gelindiği yaşananlarla ortadadır. Burada Türk politikacılarına düşen görev durumu yeniden değerlendirmek, Türk aydınına düşen de şapkasını önüne alıp düşünmek ve bu plan karşısında dimdik ayakta durmaktır.*
[i] Graham E. Fuller, Henri J. Barkey, “Türkiyenin Kürt Meselesi”, (İstanbul: Profil Yayınları, 2011)
[ii] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/15520153.asp
[iii] 24 Eylül 2011, Ankara toplantısı.u
* 2 Ekim 2011 tarihinde Millî Düşünce Merkezi internet sitesinde yayımlanmıştır.
Kaynak: MDM Hakan Paksoy