Eyl 18

Hanımparmağı

Hanımparmağı

 

Neyzen’i sonradan görme zengin bir arkadaşı yemeğe davet ediyor. Ev sahibi Boğaz’daki yalısında konuğuna soruyor; “Siz hiç hanımparmağı yediniz mi?” Neyzen bunu ilk defa işitmekte.

– Hayır. Kusura bakmayın ama bu yaşa geldim hiç parmak yemedim. Buna vezirparmağı da dâhildir.

Ev sahibi ısrarcı; “Şimdi yersiniz efendim”.

– Hayır yemem.

Tam o esnada hizmetçi gümüş tepsi içinde küçük sarı muzlar getirmiştir. İngiltere’nin sömürgelerinde yetişen bu muzlara “Lady’s finger” yani hanımparmağı

denmekte. Hafif mayhoş ama lezzetliler. İncecik kağıtlara sarılıp satılıyorlar. Tatlıcıda vezirparmağı neyse, Balıkpazarı’nda hanımparmağı o.

Sofrada kendisiyle dalga geçilmesine sinirlenen Neyzen karşı taarruza geçiyor. Ev sahibine soruyor:

– Siz hiç bakire memesi yediniz mi?

Ömrünün büyük bölümü İngiltere’de geçen beyefendi birden bağırmaya başlıyor; “Hayır monşer hayır, yemem ben öyle şey”.

Neyzen “Sen onu külahıma anlat. Kızmemesi usaresi de mi içmedin” der. Davetliler kahkaha atmaya başlarlar. Sonradan görme zengin bayılmak üzeredir.

Bereket güngörmüş, kültürlü davetliler vardır. Duruma müdahale ederler; “Kızmemesi”nin bir narenciye olduğunu anlatırlar. Yani utanılacak bir tarafı yoktur. Konu

değiştirilir, hayatımızdan elini çeken diğer meyvelerin tartışmasına geçilir.

Posted in Fıkralar | Tagged , , , , , | Hanımparmağı için yorumlar kapalı
Eyl 17

SÜRÜ PSİKOLOJİSİ

SÜRÜ PSİKOLOJİSİ

Nedir sürü psikolojisi? 1848’de Amerikan siyasetinde geliştirilen bir kitle inandırma ve yönlendirme yöntemi. İngilizcesi “Bandwagon Effect”… Dan Rice adında bir palyaço, bando arabasına bindirilerek, coşkulu müzikler ve dikkat çekici sloganlar eşliğinde şehir turlarına çıkarıldı. Halka, bandoya katılma çağrısı yapıldı. Bu yöntemle başarılı sonuçlar alındı o seçimlerde.

Psikoloji bilimi ise şu tanımlamayı yapıyor: “Belirli inançların, bir grup, topluluk ya da ülke insanlarına çeşitli özendirme ve propaganda teknikleriyle belletilerek onların sürüleştirilmesi, güdülmesi, yönlendirilmesi.”

Burada temel öge, inançtır. Bu inanç ülküsel bir inanç olabilir de, olmayabilir de… Bu inancın bireyler tarafından benimsenmiş/benimsetilmiş olması yeterlidir.

Sürü psikolojisiyle bağlantılı çok önemli kavram ya da yöntem de “grup çalışması”dır. Grup dinamiklerinin en önemli ilkesi “uyum”dur. Uyum kutsanır. Uyumu korumak adına doğrulara kulaklar tıkanır, yanlışlara tartışılmadan onaylar verilip uyulur. Ayrı düşünmek “ihanet” olarak algılanır, diğer üyelerin kabul ettiği her şey, düşünüp irdelenmeden kabul edilir.

Bizdeki tarikat, cemaat ve parti yapılanmalarının pek çoğunda bu mekanizma işler, işletilir.

Sözü son 24 Haziran seçimlerine getireceğim, bu girizgâh onun içindi. Ve sözü daha dar anlamda baba yurdum, doğum yerim Bayburt İline getireceğim.

Bayburt, cumhurbaşkanlığı seçiminde, geçen yıl 16 Nisan halk oylamasında verdiği orana yakın bir oyu vererek rekor kırdı yine %82 ile.

Bir İl’de halkın %82’sinin aynı şeyleri düşünmesi, ısrarla aynı yönde oy veriyor olması, toplumsal ve psikolojik bir bozukluktur.

Bu bozukluk nasıl çözümlenip irdelenmeli?

“Kolektif bilinç” diyemeyiz buna. Bilinç olması için bilgi gerek, sorgulayan bir ilgi gerek; özgür düşünce gerek ve çözümleme yapabilme, aklı kullanma, mantık yürütebilme yetisi gerek. 

“Ortak akıl” mı? Hayır o da değil…

Bayburt halkının istenci tutsak alınmış, algıları yönetilebilir duruma getirilmiş, beyinler yıkanmış, belli dogmalar bakımından şartlandırmalar yapılmış, kısacası mangurtlaştırılmıştır halk.

Daha doğrusu önce bu vaatler doğrultusunda talep yaratılmıştır. Havaalanı ve demir yoludur bunlar…

Halk bunları şiddetle istiyor… Öyle belletilmiş ona, algı yönetimi yöntemleri ile. Bu vaatleri tartışmıyor, “olsuna”, “yapılsına” kilitlenmiş. “Bayburt ne üretiyor, demir yolu gelince, hangi malını götürüp satacaksın? 100 bin dolayında il nüfusu olan bir yere, demir yolu hangi tüketim mallarını taşıyacak? Bayburt fabrikasız şehir, fabrika istesenize?” denememiştir, dense de anlatılamaz. Havaalanı da öyle… Bir de aldatmacası var: Bayburt-Gümüşhane ortak havaalanı imiş. İyi de o havaalanına haftada iki uçak seferi ancak yapılabilir, dolmaz ki uçaklar. Hele de kışın…

 

Alıntı 

Posted in Yazılarım | Tagged , , , , , , , , , | SÜRÜ PSİKOLOJİSİ için yorumlar kapalı
Eyl 16

Babil kralı 2. Nebukadnezar’ın Rüyası

Babil kralı 2. Nebukadnezar’ın Rüyası

Bir gece Nabukadnezar bir rüya görür ve onun etkisinden bir türlü kurtulamaz. Rüyada gördüğü şey kentin ortasında yükselen görkemli bir heykeldir. Heykelin başı Nabukadnezar’ın başıdır ve altındandır. Gövde gümüşten, etek bronzdan, bacaklar demirden, ayakları ise kildendir. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için kâhinlere danışır.

31 “ey kral, düşünde önünde duran büyük bir heykel gördün. Çok büyük ve olağanüstü parlaktı, görünüşü ürkütücüydü. 32 başı saf altından, göğsüyle kolları gümüşten, karnıyla kalçaları tunçtan, 33 bacakları demirden, ayaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kildendi. 34 sen bakıyordun ki, bir taş insan eli değmeden kesilip heykelin demirden, kilden ayaklarına çarparak onları paramparça etti. 35 demir, kil, tunç, gümüş, altın aynı anda parçalandı; yazın harman yerindeki saman çöpleri gibi oldular. Derken bir rüzgar çıktı, hiç iz bırakmadan hepsini alıp götürdü. Heykele çarpan taşsa büyük bir dağ oldu, bütün dünyayı doldurdu.

o sırada Yahudilerin Babil sürgünü nedeniyle Babil’de bulunan Hz Danyal peygamberin yorumladığı rüyadır.
İslami kaynaklarda aktarıldığına göre Hz Danyal rüyayı ve riyadaki heykeli şu şekilde yorumlamıştır:
“Sana, kralların kudret ve tasarruf durumları gösterilmiştir ki, onlardan, bazısının kudret ve tasarrufu, bazısından, daha gevşek ve yumuşaktı.”
“Bazısının, kudret ve tasarrufu, bazısından, daha güzeldi. Bazısının kudret ve tasarrufu da, bazısından, daha sert ve katı idi.”
“İlk kudret ve tasarruf: seramik olup o, kudret ve tasarrufun en zaifi ve gevşeğidir.”
“Sonra, onun üstünde bakır olup o, öncekinden daha üstün ve daha serttir. Sonra, bakırın üstünde gümüş olup o, bakırdan daha üstün ve 

Hz Danyal’ın kitab-ı mukaddes’te geçen yorumu ise:
36 “gördüğün düş buydu. Şimdi de ne anlama geldiğini sana açıklayalım. 37 sen, ey kral, kralların kralısın. Göklerin tanrısı sana egemenlik, güç, kudret, yücelik verdi. 38 insanoğullarını, yabanıl hayvanları, gökte uçan kuşları senin eline teslim etti. Seni hepsine egemen kıldı. Altından baş sensin. 39 senden sonra senden daha aşağı durumda başka bir krallık çıkacak. Sonra bütün dünyada egemenlik sürecek tunçtan üçüncü bir krallık çıkacak. 40 dördüncü krallık demir gibi güçlü olacak. Çünkü demir her şeyi kırıp ezer. Demir gibi tümünü kırıp parçalayacak. 41 ayaklarla parmakların bir kesiminin çömlekçi kilinden, bir kesiminin demirden olduğunu gördün; yani bölünmüş bir krallık olacak bu. Öyleyken onda demirin gücü de bulunacak, çünkü demiri kille karışık gördün. 42 ayak parmaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kilden olduğu gibi, krallığın da bir bölümü güçlü, bir bölümü zayıf olacak. 43 demirin kille karışık olduğunu gördüğüne göre halklar evlilik bağıyla birbirleriyle karışacaklar, ama demirin kille karışmadığı gibi onlar da birbirine bağlı kalmayacaklar.
44 “bu krallar döneminde göklerin tanrısı hiç yıkılmayacak, başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek. 45 insan eli değmeden dağdan kesilip gelen taşın demiri, tuncu, kili, gümüşü, altını parçaladığını gördün. Ulu tanrı bundan sonra neler olacağını krala açıklamıştır. düş gerçek, yorumu da güvenilirdir.”

Rüya’nın evanjelikler açısından yani günümüz yorumu ise şu şekildedir:

Armageddon’un başlayacağı zamanın işaretleri kitabı mukaddes’te verilmiştir. Ancak bu işaretler çoğunlukla olaylar olarak verilmiştir. sayı olarak verilenler ise belirli bir tarih vermeyi amaçlamaz. yine de verilen bilgiler kitabı mukaddes’in tümünün birlikte değerlendirilmesiyle anlaşılabilmektedir. nebukadnezar’ın gördüğü rüyadaki heykel ve daha sonra Danyal peygamberin rüyetlerde gördükleri bu zamanların anlaşılmasında çok önemli bir yer tutar. Burada anlatılanlar canavar’ı oluşturan unsurların hangisinin sırayla birbirini takip edeceğine ilişkindir. nebukadnessar rüyasında bir heykel görür ve Danyal peygamberin yorumuna göre heykelin altından olan başı babil’dir. Daha sonra ise sırasıyla başka krallıklar dünya egemenliğinde öne geçeceklerdir. babil’i sırasıyla, med-pers, yunan, roma izleyecektir.
Heykel’in ayaklarıyla ise ikili bir dünya gücünün egemenliği anlatılır. Bu ikili yapıdaki dünya gücü son dünya gücü olarak yerini alacaktır. Rüya’nın devamında tanrı’nın dağından kopan bir taşın heykelin ayaklarına çarparak heykeli tümüyle parçalayıp yok ettiği anlatılır. Heykel’in ayaklarının ikili yapıda ortak bir dünya gücü oluşturan Britanya ve ABD olduğu yorumu vardır. Danyal’ın yaşadığı dönemde ilk dünya gücü olan mısır ve ikincisi olan Asur imparatorlukları devirlerini tamamladıklarından, heykel ve hayvanlarla temsil edilen dünya imparatorlukları Babil ile başlar. Bütün bu imparatorluklar toplam olarak yedidir ve vahiy kitabındaki “denizden çıkan canavar”ın yedi başını oluşturur. Sıralaması: Mısır, Asur, Babil, Med-Pers, Yunan, Roma, Britanya-ABD’dir.

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , | Babil kralı 2. Nebukadnezar’ın Rüyası için yorumlar kapalı
Eyl 15

Altın Sözler

Altın Sözler

 

* “Bir ıtık-nâmedir (özgürlük senedidir) insana senin kânunun / Bildirir haddini Sultan’a senin kânunun” Şinasi

* “Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lâzımdır.” Diderot                                                                      

* “Bütün insanlar arasında hemcinsini aldatmanın aşağılık, bayağı bir hareket olduğu kabul edildiğinden, durumu geçerli kılmak için bir deyim arandı ve “politika-siyaset”

kelimesi seçildi” Prusya kralı Frederich

* “Maske arkasında kimlik siyaseti yapanlar.” Şükrü Hanioğlu

* “Eğitim, insan yapısına ve onun kanunlarına değer vermelidir. Devletler gider, hükümetler yok olur. Fakat insan doğası bakidir. Onun yasaları hiç değişmez.” Pestalozzi                                                               

* “Bir yıl içinde sonuç almak istiyorsan tohum ek, on yıl içinde ürün almak istiyorsan ağaç dik, yüz yıl içinde sonuç almak istiyorsan insan eğit” Konfüçyüs

* “Eğitim, yaşantıyı yeniden yapılanma yoluyla değiştirme sürecidir” John Dewey

* “Kültür bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış ögelerinin tümüdür”. Şerafettin Turan

 

Posted in Atasözleri Vecizeler | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Altın Sözler için yorumlar kapalı
Eyl 14

“Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe”

“Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe”

 

“Türk tarihi, belirli bir coğrafya parçası ile sınırlandırılmasına olanak bulunmayan bir nitelik taşımakta ve Türklerin göçüp yerleştikleri ve devlet kurup egemen oldukları ülkelerin tümünü kapsamaktadır. Öte yandan bugün Türkiye denilen topraklar da Türklerin tarihlerinin başlangıcından bu yana oturdukları yer, yani Türklerin öz yurdu anlamına gelmemektedir. Kısacası Türk Tarihi alan olarak yalnızca Türkiye denen coğrafya parçası ile sınırlı bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak da Türk Kültürü ile Türkiye Kültürü deyimleri arasında boyut ve süreç yönlerinden küçümsenmeyecek bir ayrılık vardır.”

E peki, Türk Kültürü deyince neyi anlayacağız, onu da ifade ediyor Şerafettin Turan Hoca. Türk Kültürünün ana kaynağı Orta Asya. Orada geliştirdiğimiz bir özgün kültürümüz var, sonra bu kültür çevre ülkelerden Çin ve Hint’ten etkileniyor. Sonra Müslüman oluyoruz, olunca da Arap ve Fars kültürlerinden etkileniyoruz, oralardan ögeler giriyor kültürümüze ve bu bir kültür bileşkesine yol açıyor Turan’ın deyimiyle.

Peki ya Türkiye Kültürü? Evet Türk Kültürü yukarıda anlattığımız haliyle yani “Özgün Türk Kültürü+İslam Kültürü (Arap ve Fars) bileşkesi olarak Anadolu’ya geldi, buradaki yerel kültürlerden etkilendi ve özellikle Tanzimat’la birlikte de Batı kültürü, kültürümüze değerler katmaya başladı.

Şerafettin Turan kültür tarifini şöyle yapıyor “Kültür bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış ögelerinin tümüdür”.

 

 

Alıntı: Prof. Dr. Şerafettin Turan‘ın “Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe” adlı kitabından  (Bilgi Yayınevi)

Posted in Yazılarım | Tagged , , , , | “Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe” için yorumlar kapalı
Eyl 13

ÖLÜMSÜZ SEVDA

ÖLÜMSÜZ SEVDA

 

Yüreğimsin, koydum seni şurama

Hiçbir tabip çare bulmaz yarama

Çarem sensin başka ilaç arama

Ölümsüz sevdanın hastasıyım ben

 

Sana fısıldarım aşkla gün boyu

Meleklerden almış olmalı huyu

Sevgidir her cana gerçek can suyu

Ölümsüz sevdanın nefesiyim ben

 

Kanarya ötüşü, belki su sesi

Nice iksirlerden etkin busesi

O anda kalbinde duyar nefesi

Ölümsüz sevdanın has sesiyim ben

 

Her an ıstırapla inledim durdum

Özümün sözüyle hayaller kurdum

Gönül kelamını kaleme vurdum

Ölümsüz sevdanın güftesiyim ben

 

İstenir, aranır hayatın dengi

İnsanoğlu niçin bozar ahengi?

İki cihanda da söylenir bengi

Ölümsüz sevdanın bestesiyim ben

 

Kenan ŞAHBAZ

Posted in Şiirlerim | Tagged , , , , , , , , , , | ÖLÜMSÜZ SEVDA için yorumlar kapalı
Eyl 12

İnancını her an yaşatan millete “Türk” denir…

İnancını her an yaşatan millete “Türk” denir…

 

Çanakkale Savaşlarından 10 yıl sonra bölgede araştırma yapan yabancı bilim adamları fakir bir köyde mola verirler… O günleri yaşayanlarla sohbete başlarlar. Yaşlı bir nineye “O günden bu yana neler kaldı?” sorusunu yöneltirler. Eşi ve oğullarının şehit olduğunu geriye onlardan yetimler kaldığını vurgulayarak, torunlarına seslenir. Tehliz olarak nitelendirilen çuvaldan kıyafetlerle üç yetim koşarak gelir. Boy sırasına girip mahcup bakışlarla konukların karşısına geçerler. Mehmet Niyazi elleri titreyip, göz yaşlarına hakim olamayarak bu yetimlerin isimlerini yazar:

“Gazanfer, Muzaffer, Cihangir…”

Dünyanın hiç bir ülkesinde savaşta milyonlarca askerini yitirip de “zafer”e olan inancını yitirmemiş başka bir millet yoktur. Yetim çocukların isminde inancını yaşatan millete sadece “Türk” denir…

Posted in Yazılarım | Tagged , , , , , , , | İnancını her an yaşatan millete “Türk” denir… için yorumlar kapalı
Eyl 11

“Amma da meraklıymış”

“Amma da meraklıymış”

Küçük kız sormuş; “Anne Tanrının her zaman ne yaparsak yapalım bizi izlediği doğru mu?

Evet, doğru yavrum.

– Peki büyükleri izliyor da biz küçükleri de mi?

Evet, onların yaptıklarını da.

Çocuk biraz düşündükten sonra “Amma da meraklıymış” cevabını vermiş.

Posted in Fıkralar | Tagged , , , , | “Amma da meraklıymış” için yorumlar kapalı
Eyl 10

Van Gölü’nün Sırları ve Akdamar

Van Gölü’nün Sırları ve Akdamar

Van Gölü’nün ortasındaki Akdamar Adası’nda, Gevaş Kaymakamlığı himayesinde düzenlenen etkinlikle bir kitap tanıtılacak.

***

Gevaş Kaymakamlığı madem bir işe el attı, tamamına erdirsin; Van Gölü’nün bahsi geçen kitapta yer almadığı aşikar “öteki sırları”nı da dünyaya duyuracak bir adım atsın;

Van Gölü’nün “Kan Gölü” olduğu o “karanlık çağı“nı da yazsın, yazdırsın, anlatsın, anlattırsın…

***

Ermenilerin işkenceleri sonucu aklını kaybeden Nezo Hatun‘a…

Ermeni zulmünden kurtulmak için kendilerini ateşe verip pervane gibi döne döne;

“Gelin kızlar, bizim düğünümüz var.

Bugün bizim düğün günümüzdür…” diye ölüme giden Zeve’li genç kızlara

Yaşadıklarını “Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı” diye anlatan Seher‘e…

Defalarca tecavüze uğrayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz‘a…

Zorla götürülürken kendilerini köprüden Mermit Çayı‘na atan iki taze gelin; Zahide ve Fatma‘ya…

Derviş Efendi‘nin, gözleri önünde tecavüze uğrayan kızları Hayriye ve Şadiye‘ye…

Van’ın o mezalim kurbanı biçare, şehit kızlarına, kadınlarına, çocuklarına karşı birikmiş olan saygı borcumuzu ödemek bir “vazife” çünkü bence!

***

Şehirlerini basan Ermeni çetecilerden kaçabilmek için Van Gölü’ne yönelen Türklerin…

Onlara “kurtarıcı” kılığında vapurlarını açan, Van-Akdamar arasında taşımacılıkla meşgul Ermeni zenginlerin…

Van Gölü’nün ortasına gelindiğinde bu vapurların nasıl birden zulümhanelere dönüştüğünün…

Katledilen erkekler göle atılırken, kadınların Akdamar’daki o “adanın turizm anahtarı diye pamuklara sarılan kilisesinde” nasıl “ömür boyu tecavüz”e mahkûm edildiğinin…

Bu akıbete uğramamak için kendilerini göle atan Türk kadınlarının ve Van Gölü’nün nasıl kan rengine döndüğünün hikâyesini “ortaya çıkarmak” için hiç öyle suyun metrelerce altına dalmaya filan da gerek yok.

Akdamar’a, iğdiş edilmiş o malum canlının trene baktığı gibi değil de, “harikalar diyarı” olmadığını görecek gibi bakmak kâfi!

***

Ben bunu bir “millî vazife” addediyorum ama…

Konuya “tamamen duygusal” yaklaşanlar; şehre girecek paranın hesabını yapanlar, Akdamar’ı dünyanın her yerinden ziyaretçinin akın edeceği bir “turizm cennneti”ne dönüştürmek niyetinde olanlar varsa…

Dünyanın birçok turistik şehrinde, en çok ziyaret edilen yerler arasında “işkence müzeleri”, “soykırım kampları” var…

Akdamar Kilisesi’ni de bir “sanat şaheseri” filan diye cilalamak yerine bu yüzüyle çıkarırsanız vitrine, emin olun, insanlık tarihinin eşine az rastlanır işkencelerinden, kırımlarından birine mekan olduğu için de gelir insanlar burayı görmeye!

***

Kaymakam Bey…

Kimsenin değilse bile ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakılan, dili koparılıp bu kazığın üstüne çivilenen 70 yaşındaki Gevaş müftüsünün hatırasının hatırına bunu bir düşünün bence…

Akdamar Ermeni kilisesinde ayin yapmak hangi aklın ürünü? Yazıklar olsun. Kanınız mı kurudu, vicdanınız mı yok? (K.Ş)

 

Alıntı Yeniçağ

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , , , | Van Gölü’nün Sırları ve Akdamar için yorumlar kapalı
Eyl 09

“Anadolu’nun kapısı; Türkiye’nin Tapusu, Ahlat!”

“Anadolu’nun kapısı; Türkiye’nin Tapusu, Ahlat!

 

Ahlat, Doğu Anadolu’da Van Gölü’nün kuzeybatı kıyısında Bitlis İli‘ne bağlı 25.000 nüfuslu (nüfusu gittikçe büyümektedir) tarihi bir kenttir. Yüzölçümü 1044 km. karedir. Eski adı Hilat olan Ahlat’ın  eski kent merkezi, 4,5 km. eninde, 11 km. boyunda, yaklaşık 49,5 km. karelik bir alan üzerinde kurulmuş 9 mahalleden oluşmaktadır.

Roma, Med, Pers, Bizans gibi devletlerin hakimiyetinin yaşandığı, İslamiyet’in doğuşunu takip eden yıllarda bu yüce dini yaymak için at koşturan Müslümanların fethetmek için kan döktüğü Ahlat, 1071 yılında büyük kumandan Alparslan‘ın Bizanslıları bozguna uğratmasıyla, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinde çok önemli rol oynamıştır.

Alparslan, Anadolu kapılarını Türklere açarken savaşa Ahlat’ta hazırlanmış, Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışmalar yine Ahlat’ın kuzey sırtlarındaki  ‘Sütey Yaylası’ mevkiinde başlamıştır.

Büyük kumandan Alparslan, burada Cuma namazını kılmış, atının kuyruğunu bağlamış, ordusunun moral ve motivasyonunu sağladığı etkili konuşmasını yapıp düşman üzerine yürümüştür.

Türklerin Anadolu’ya ilk geldikleri yıllardan itibaren sürekli yurt edindikleri bu merkezde

Roma ve Bizans dönemleri de dahil olmak üzere her dönemden kalma değişik tarihi kalıntılara rastlanmaktadır. Bu kalıntılardan en önemlileri kuşkusuz Müslüman Türklere ait olanlarıdır.

Ahlat‘ta değişik zamanlarda üç ayrı kale inşa edilmiştir. Birinci ve ikinci kalelerin kalıntıları dururken, üçüncü ve sonuncu kale, bütün ihtişamıyla günümüze dek ayakta kalmayı başarmıştır. Van Gölü’nün hemen kıyısında yapılmış olan bu kalenin  yapımına Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlanmış olup II. Selim zamanında bitirilmiştir.(1568) Kalenin yapımında büyük sanatkâr Mimar Sinan ve Zal Paşa‘nın görevlendirildikleri belirtilmektedir.

Kale, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Kalenin içinde İskender Paşa ve Kadı Mahmut adlarında iki büyük cami vardır. İskender Paşa Camii (1564-1565) yıllarında, Kadı Mahmut Camii ise (1584-1597)  yılları arasında tamamen Osmanlı mimarisi tarzında inşa edilmişlerdir.

Ahlat’taki kümbetlerin en büyüğü Usta Şakirt Kümbeti‘dir. Kare biçimli bir kaide üzerinde yükselen bu kümbetin tezyini, işleme ve dekorasyonu son derece göz alıcıdır. 1275 tarihinde yapılan Mahmut oğlu Hasan Aka Kümbeti şekil bakımından aynı özelliği taşımaktadır. Bunlardan başka Boğatay Aka Kümbeti 1281, Hüseyin Timur Kümbeti 1279, Mimar Kasım tarafından yapılan ve mevcut kümbetler içinde en zengin bezemeleriyle dikkatleri çeken Erzen Hatun Kümbeti 1377, Türk türbe  mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan ve gövdesindeki kısa sütunlarıyla hareketli bir görünüme sahip olan Emir Bayındır Kümbeti 1481, özel şekliyle diğerlerinden farklı bir yapıya sahip olan kümbet mimarisinin çeşitlemesi konusunda iyi bir örnek teşkil eden Emir Ali Kümbeti en önemli örneklerdendir.

Bunlardan başka değişik adlar verilen, bazılarının adı ve yapıldığı tarihi bilinmeyen 15’den fazla kümbet daha vardır Ahlat’ta.

Çevreye mistik bir görünüm ve eşsiz bir manzara veren bu kümbetlerin dışında, üzerlerinde ejder kabartmaları, geometrik ve bitkisel bezemeler bulunan, ait olduğu kişinin şahsiyeti ile ilgili bilgiler içeren, boyları 4 metreyi aşan binlerce mezar taşının bulunduğu mezarlıklar da vardır Ahlat’ta.

Bu mezarlıklardan en önemlisi ve en büyüğü Meydanlık Mezarlığı‘dır. Bu mezarlıkta mezar taşlarından başka, mezar yapıları olduğu anlaşılan ve halk tarafından “akıt” adı verilen mezar odaları mevcuttur. Kümbetlerin mumyalık kısımlarını anımsatan ve çoğu toprak altında olan bu yapılar “Tümülüs” mezarlarını andırmaktadırlar. Mezar taşlarının çoğunun üzerinde “Bütün nefisler ölümü tadıcıdır.” ibaresi yer almaktadır. Bazılarında ise büyük ozan Yunus Emre‘den deyişler bulunmaktadır.

Yeryüzünde gezer idim; Uğradım mirkatlar yatur; Kimi ulu kimi kiçi; Kimi yiğit kimi koca, Kimi vezir kimi hoca, Ançılayın çoklar yatur.”

Bu dizelerden Koca Yunus‘un Ahlat‘ta da bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bunların dışında Bayındır Köprüsü ve Darphane olduğu anlaşılan yapının kalıntıları, 13. yy’da dünyanın en büyük camilerinden biri olduğu anlaşılan “Ulu Camii“nin kalıntıları, “Taşdirek” olarak adlandırılan “Bayındır Padişah“ın yazlık köşkü olduğu belirlenen yapının kalıntıları, “Çifte Hamam” Ahlat’ta bulunan eserlerden bazılarıdır.

Ahlat’taki tarihi dokunun bu derece tahribata uğramasının bir başka nedeni de burasının deprem kuşağı üzerinde bulunmasıdır. Çeşitli zamanlarda meydana gelen şiddetli depremler, bu eserlerin büyük bir kısmını yerle bir etmiştir. Hatta bir keresinde meydana gelen büyük bir deprem sonrası binlerce kişi yaşamını yitirmiş, birçok eser yıkılmış bunun üzerine depremlerden bunalan 12.000 ailenin Kahire’ye göç ettiği, halen Kahire’de “Ahlat Mahallesi” olarak bilinen bir semtin olduğu bilinmektedir. Buradan hareketle Ahlat’ın nüfusunun 300.000 civarında olduğu, dönem itibariyle dünyanın en büyük kentleri arasında yer aldığı anlaşılmaktadır.

Ahlat, günümüzde tarihi geçmişi ile geleceğe ışık tutan, doğal ve turistik güzelliğiyle özellikle son yıllarda “Doğu’nun Bodrum‘u” olarak tanımlanan bir kent haline gelmiştir.

Bu özellikleriyle geçmişte başta “Kubbet-ül İslam” olmak üzere  “Ata Yadigarı Şehir“, “Oğuz Taifesi Şehri“, “Kadim Şehir“, “Tapu Senedimiz“, “Anadolu’da Türk Mührü” “Doğu’nun Bodrum‘u” gibi isimlerle taltif edilen Ahlat, “Anadolu’nun Kapısı, Türkiye’nin Tapusu” tanımlamasını da yukarıda sayılan diğer unvanları gibi fazlasıyla hak etmektedir.

 

 

Alıntı:  Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

 

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , | “Anadolu’nun kapısı; Türkiye’nin Tapusu, Ahlat!” için yorumlar kapalı