Yeniçağ Gazetesi yazarı Hasan Demir’in yazısı sizin RTE’yi tanımanızı sağlayacaktır.
Terör elebaşı caninin isteğini yerine getirmeğe çalışan Başbakan Erdoğan, “akil adamlar” ilgili olarak televizyon programında şöyle açıklama yapıyor: “Toplumsal algıyı oluşturmak, geliştirmek için toplumda karşılığı olan kişilerden akil insanlar kadrosu kurulacaktır. Yani akil insanların görevi, toplumsal algıyı yönetmektir.”
Basına kapalı olarak yapılan ve beş saat süren MYK’da da bu hafta açıklanacak ve bir ay görev yapacak “Âkil Adamlar”ın yedi bölgeden 7’şer kişiden oluşacağı söylenmiş. Bu da pek çok kişide “Yedi Kollu Şamdan” çağrışımı yapmış.
Niye “7” diye soruyorlar?
Evet, biz de “Niye 7?” diye soracağız.
Onlar da bize “5 kişi olsaydı, niye 5 kişi diye soracaktınız?” tepkisi gösterecek. Hayır, yalnızca 7 bölge ve her bölgeden 7 kişi olduğu için bu soruyu soruyoruz.
Sayın Erdoğan, “Yahudi cesaret ödülü” almasaydı ve bu ödül kendi tarihinde ilk defa Yahudi ve İsrail kimliği olmayan tek kişi olarak Erdoğan’a verilmeseydi; Balgat’taki AKP Genel Merkezi “Osmanlı’da da var” bahanesi ile “Davud Yıldızı” sembolleri ile donatılmasaydı, böyle bir soru aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Siz bütün bunlara Erdal Sarızeybek’in “Nil’den Fırat’a Devlet Oyunları” isimli kitabında kaleme aldığı aşağıdaki satırları da ekleyin, sonra yeniden konuşalım:
“Menorah desem belki hafızalarda bir şey çağrıştırmaz, ama Yedi Kollu Şamdan dersek, sanırım hepimizin aklına ilk İsrail gelir. Çünkü bu şamdan İsrailoğullarının kutsallarından, sembollerinden biri, belki de en önemlisidir. Ülkemizde de Menorah 2004 yılında ATV’den Ali Kırca’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile başbakanlık konutunda yapmış olduğu söyleşide ekranlarda görüntülenmiştir.
Bu görüntüler halen ne suç işlediği dahi bilinmeyen gazeteci yazar Soner Yalçın’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki kitabında bu konuya yer vermiş: ” Başbakan Erdoğan, Musa Peygamber soyundan geliyor. Abdullah Gül de yoldaşı ve iktidar paylaştığı kardeşi Harun’a benziyor (Milliyet, 30 Mayıs 2003). Ama danışman-yazara göre bu sadece benzetmeydi; kan bağı yoktu; karakteristik özellikleri ve hayat mücadeleleri birbirine benziyordu! Akif Beki’yi anlayabiliriz. 10 Eylül 2004 tarihinde, gazeteci Ali Kırca, başbakanlık konutunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bir röportaj yaptı. ATV’den yayınlanan röportaj esnasında ekranda bir görüntü dikkati çekiyordu; Başbakanın oturduğu koltuğun hemen yanında, Atatürk tablosunun altında bulunan sehpa üzerinde Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdan’ı vardı. Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdanı’nı başbakanlık konutuna kim, neden koymuştu? Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdanı’nın gösterilmesinin nedeni dekor değildi herhalde. Mutlak bir nedeni olması lâzım. Ama ne? Başbakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama gelmedi…
Şimdi soru şu:
“Bu kadar tesadüf, tesadüf müdür?”
***
Gelelim, Türkiye’nin ne zaman ve niçin yedi bölgeye ayrıldığına… Ülkeyi “7’ye bölme” işi, 1941 yılında gerçekleştirilen “Birinci Coğrafya Kongresi’nde, ülkenin iklim özelliklerine göre yapılmıştır.”
Resmî bilgi böyle.
İnşallah öyledir.
Yalnız biz şunu biliyoruz.
Atatürk, 1935 yılında Mason localarını kapatmıştı. Bu locaları açan İnönü’dür. Atatürk rahmetli olunca, bir ihtimale göre de İsrail’in, devletinin kurulması önünde engel gördükleri için “Masonlar tarafından öldürülünce” Türkiye’de, neredeyse her şey, Masonlar eliyle dizayn edilmiştir.
Coğrafya Kongresi’nde de ülke “iklim kılıfı” altında fizikî olarak “Menorah” laştırılmış olamaz mı?
Atatürk’süz Türkiye için, “İkinci İsrail” diyenlerin en kuvvetli dayanaklarından biri de “İsrail devletini ilk tanıyan İslâm ülkesi Türkiye (28 Mart 1949)” gerçeği değil midir?
Seçilenlerin nesi “akil” onu da anlamak mümkün değil!
Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=26301
Nis
03
Âkil Adamlar ve Masonik semboller!
Yeniçağ Gazetesi yazarı Hasan Demir’in yazısı sizin RTE’yi tanımanızı sağlayacaktır.
Terör elebaşı caninin isteğini yerine getirmeğe çalışan Başbakan Erdoğan, “akil adamlar” ilgili olarak televizyon programında şöyle açıklama yapıyor: “Toplumsal algıyı oluşturmak, geliştirmek için toplumda karşılığı olan kişilerden akil insanlar kadrosu kurulacaktır. Yani akil insanların görevi, toplumsal algıyı yönetmektir.”
Basına kapalı olarak yapılan ve beş saat süren MYK’da da bu hafta açıklanacak ve bir ay görev yapacak “Âkil Adamlar”ın yedi bölgeden 7’şer kişiden oluşacağı söylenmiş. Bu da pek çok kişide “Yedi Kollu Şamdan” çağrışımı yapmış.
Niye “7” diye soruyorlar?
Evet, biz de “Niye 7?” diye soracağız.
Onlar da bize “5 kişi olsaydı, niye 5 kişi diye soracaktınız?” tepkisi gösterecek. Hayır, yalnızca 7 bölge ve her bölgeden 7 kişi olduğu için bu soruyu soruyoruz.
Sayın Erdoğan, “Yahudi cesaret ödülü” almasaydı ve bu ödül kendi tarihinde ilk defa Yahudi ve İsrail kimliği olmayan tek kişi olarak Erdoğan’a verilmeseydi; Balgat’taki AKP Genel Merkezi “Osmanlı’da da var” bahanesi ile “Davud Yıldızı” sembolleri ile donatılmasaydı, böyle bir soru aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Siz bütün bunlara Erdal Sarızeybek’in “Nil’den Fırat’a Devlet Oyunları” isimli kitabında kaleme aldığı aşağıdaki satırları da ekleyin, sonra yeniden konuşalım:
“Menorah desem belki hafızalarda bir şey çağrıştırmaz, ama Yedi Kollu Şamdan dersek, sanırım hepimizin aklına ilk İsrail gelir. Çünkü bu şamdan İsrailoğullarının kutsallarından, sembollerinden biri, belki de en önemlisidir. Ülkemizde de Menorah 2004 yılında ATV’den Ali Kırca’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile başbakanlık konutunda yapmış olduğu söyleşide ekranlarda görüntülenmiştir.
Bu görüntüler halen ne suç işlediği dahi bilinmeyen gazeteci yazar Soner Yalçın’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki kitabında bu konuya yer vermiş: ” Başbakan Erdoğan, Musa Peygamber soyundan geliyor. Abdullah Gül de yoldaşı ve iktidar paylaştığı kardeşi Harun’a benziyor (Milliyet, 30 Mayıs 2003). Ama danışman-yazara göre bu sadece benzetmeydi; kan bağı yoktu; karakteristik özellikleri ve hayat mücadeleleri birbirine benziyordu! Akif Beki’yi anlayabiliriz. 10 Eylül 2004 tarihinde, gazeteci Ali Kırca, başbakanlık konutunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bir röportaj yaptı. ATV’den yayınlanan röportaj esnasında ekranda bir görüntü dikkati çekiyordu; Başbakanın oturduğu koltuğun hemen yanında, Atatürk tablosunun altında bulunan sehpa üzerinde Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdan’ı vardı. Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdanı’nı başbakanlık konutuna kim, neden koymuştu? Yahudilerin kutsal Yedi Kollu Şamdanı’nın gösterilmesinin nedeni dekor değildi herhalde. Mutlak bir nedeni olması lâzım. Ama ne? Başbakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama gelmedi…
Şimdi soru şu:
“Bu kadar tesadüf, tesadüf müdür?”
***
Gelelim, Türkiye’nin ne zaman ve niçin yedi bölgeye ayrıldığına… Ülkeyi “7’ye bölme” işi, 1941 yılında gerçekleştirilen “Birinci Coğrafya Kongresi’nde, ülkenin iklim özelliklerine göre yapılmıştır.”
Resmî bilgi böyle.
İnşallah öyledir.
Yalnız biz şunu biliyoruz.
Atatürk, 1935 yılında Mason localarını kapatmıştı. Bu locaları açan İnönü’dür. Atatürk rahmetli olunca, bir ihtimale göre de İsrail’in, devletinin kurulması önünde engel gördükleri için “Masonlar tarafından öldürülünce” Türkiye’de, neredeyse her şey, Masonlar eliyle dizayn edilmiştir.
Coğrafya Kongresi’nde de ülke “iklim kılıfı” altında fizikî olarak “Menorah” laştırılmış olamaz mı?
Atatürk’süz Türkiye için, “İkinci İsrail” diyenlerin en kuvvetli dayanaklarından biri de “İsrail devletini ilk tanıyan İslâm ülkesi Türkiye (28 Mart 1949)” gerçeği değil midir?
Seçilenlerin nesi “akil” onu da anlamak mümkün değil!
Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=26301



“Bir gün Behlül’ün üstü başı dağınık bir hâldeydi. Her tarafı toz toprak içindeydi. Onu bu hâlde gören, uzun bir yolculuktan dönmüş zannederdi. Behlül Dânâ’nın mânevî makamlar sahibi bir veli olduğunun farkında olmayan, onu sıradan bir meczup zanneden bazıları, onunla dalga geçmek ve eğlenmek kastıyla sordular:
–Ey Behlül! Bu ne hâl böyle! Nereden geliyorsun? Behlül’ün cevabı hiç de onların bekledikleri türden değildi:
–Cehennemden geliyorum!
Soruyu soranlar kendi kendilerine: “İşte yine deliliği tuttu, böyle cevap olur mu?” diyerek tekrar sordular.
–Peki, cehennemde ne işin vardı?
Behlül yine hiç istifini bozmadan aynı tavırla:
–Ateş lâzım oldu da onun için gitmiştim.
–Peki, ateşi aldın mı bari?
Behlül’ün cevabı müthişti:
–Hayır, maalesef ateşi alamadım. Cehennemin bekçileri bana: “Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir.” dediler.
Birisi Behlül Dânâ’ya sordu:
–Senin oturduğun, yattığın, sığındığın bir yer yok mu?
–Elbette var.
–Peki, nereye sığınırsın?
–Azizle hakirin, zenginle fakirin müsavi olduğu yere, dedi.
–Orası neresi? diye sorulunca
–Mezarlık, diye cevap verdi.
–Peki, gecenin karanlığında, orada yalnız kalınca yabancılık çekip, korkmuyor musun?
–Ben kendi yalnızlığımı ve içinde bulunduğum karanlığı, mezarda yatan ölülerin yalnızlığı ve karanlığıyla mukayese ettiğim zaman bende ne yabancılık kalıyor, ne de korku…
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek, onları satmaya başladı. Her üç kafanın da fiyatları farklı farklıydı. Tabiî millet merakla Behlül Dânâ’nın etrafına toplandı. Önüne açtığı tezgâhın üzerindeki bu kuru kafaları sattığını öğrenince sordular:
–Ey Behlül! Bu kafaları kaça satıyorsun?
Behlül Dâna:
–Birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya satıyorum, diye cevap verince, oradakilerden bir tanesi taaccüb ederek sordu:
–Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu hâlde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki?
Behlül Dânâ Hazretleri, bunun hikmetini şöyle anlattı:
–Birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşüktür; çünkü bu hiç nasihat dinlemez ve nasihata ihtiyaç duymaz. İkincisi, yani on paralık kafa ise, nasihat dinler; ama nasihati tutmaz… Söz onun bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise, tam kafadır. Bu kafa, hem nasihat dinleyip onunla amel eder, hem de öğrendiklerini başkasına öğretir. İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum.
Behlül Dânâ’nın annesi ısrarla oğlunu evlendirmek istemiş ve nihayet oğlu Behlül’ü zorla da olsa evliliğe ikna etmişti. Günü geldiğinde düğünü yapmışlar ve gelini getirmişlerdi. Sırf annesinin sözünü kırmamak için evlenmeyi kabul eden Behlül, zifaf gecesi hanımıyla baş başa kaldığı zaman kulağını hanımının karnına koydu ve bir müddet dinledi. Sonra Behlül Dânâ, hanımını karşısına alıp şunları söyledi:
–Şu ana kadar seninle evli idik; fakat şu andan itibaren seni üç talakla boşadım. Bundan sonra benim dünya – âhiret kardeşimsin.
Sabah olunca merakla damadı görmeye hazırlananlar, onu gelinle birlikte aynı oda da bulamadılar. Hâl böyle olunca Halife Harun Reşid, telâş içinde kaldı. Her yere bakıp, onu aradılar, nihayet Behlül’ü dergâhında buldular: Ona
–Suçsuz bir kadını bir gecede niçin boşadın? diye sordular. O:
–Sizden ayrılıp da içeri girdiğim andan itibaren, içerde birtakım sesler duymaya başladım. Ben bu sesler nereden geliyor diye araştırmaya başlayınca, gelinin karnından geldiğini anladım. Kulağımı verip iyice dinledim ki, ilerde gelecek olan çocuklar, kapının ağzına toplanmışlar bağrışıyorlar. Onlardan kimi elbise, kimi tahsil, kimisi de mal–mülk diye feryat ediyorlardı. Ben bunlarla uğraşıp da ibadetimden mahrum olmaktansa, kapıyı açmayayım daha iyi dedim ve çareyi onu boşamakta buldum, dedi.
Behlül Dânâ bir kere daha böyle bir olay yaşamış; artık bundan sonra ne kadar ısrar ettilerse de ona evlenmeyi kabul ettirememişlerdi.”





