Şub 21

“TUTSAKLIĞIN EN AĞIRI”

“TUTSAKLIĞIN EN AĞIRI”

Benin iki kocaman makam odam, iki makam otomobilim, özel veya resmi misafirlerimi gezdirmem için bir vip minibüsüm, ayrıca eşim için bir otomobil, kocaman bir lojman, iki hizmetçi, üç şoför, iki koruma, evde başka bir yardımcı hizmetlim var. Zile basıyorum çayım, kahvem geliyor, telefonlarımı sekreter bağlıyor, ister sabit ister cep telefonumdan istediğim kadar sınırsız konuşabiliyorum. Sahip olduğum imkânların birçoğunu hatırlamıyorum bile. Bu imkânlara sahip olanların içinde en mütevazısı benim.

Bir müdür olarak devletin imkânlarını istediğim gibi kullanmak hakkımdı. Bütün illerde ve kurumlarda durum buydu. Bakanlar, genel müdürler, müsteşarlar, başkanlar, valiler, müdürler vb, hepsi daha keyfi ve daha ölçüsüz imkânları kullanıyor, bunu kendilerine bir hak görüyorlar.

Üst makamlardaki yöneticilerin devlet imkânlarını krallara özgü bir biçimde harcamaları, başkalarının haklarını yemeleri, devletin az olan kaynaklarını kendi şahsi çıkarları için kullanmaları bütün milletin haklarını ceplerine atmak olur.

Geçmişte yetki kullanımına ilişkin anlatılan bir fıkrada, valilerin adam asma yetkilerine sınır getirilip hiç kimse mahkeme kararı olmadan asılmayacak dendiğinde zamanın Erzurum valisinin “keyfimce bir adam bile asamadıktan sonra, ne yapayım ben valiliği” dediği anlatılır.

En çirkini de ast makamların üst makamlara hitap şekliydi. Övgüyle başlayan bu tutum öyle bir hale geldi ki üst makamda bulunanların ilahlaştırılmasına kadar vardı. Yapılan sıradan olumlu bir eylemde üst makamlar göğe çıkarılıyor; elde edilen bütün başarı tamamen onların sayesinde gerçekleştirilmiş gibi davranılıyordu. Bu arada alt makamda bulunanlar üstlerini yüceltmek için kendi kişiliklerini ve yaptıklarını aşağılamakta beis görmüyorlardı. Onurlarını hiçe sayıyorlardı. Böylece görevi sadece onay vermek ödenek göndermekten ibaret olan üst makamda bulunanlar sanki o işi tek başlarına yapmışlar gibi övgülerle yere göğe sığdırılamıyordu. Kendi kişiliğini yok eden, kendi çalışma ve emeğine değer vermeyen bir kişilikti söz konusu olan.

Bir filozof der ki, “tutsaklığın en ağırı kendini gönüllü olarak hapishaneye hapsedip üzerine kapıyı kilitleyen ve bunu isteyerek yapan kişilerin tutsaklığıdır.”

Köleler hiçbir zaman köleliğe karşı çıkmamışlardır, bu sisteme asıl karşı çıkanlar özgür insanlardır. Köleler kendi durumlarını kabullenerek, sadece sahiplerinden durumlarını iyileştirecek şeyler yapmasını (daha iyi muamele, biraz daha fazla yemek vb.)  talep etmişlerdir. Köleliğin adaletli olmasını istemişlerdir. Hâlbuki var oluş temeli bakımında adaletsiz bir sistemden adalet beklemek boşuna bir çabadır.

 

Kaynak: Haliçte Yaşayan Simonlar Hanefi Avcı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , | “TUTSAKLIĞIN EN AĞIRI” için yorumlar kapalı
Şub 20

“BÜYÜLÜ AYNA” BİR AFRİKA MASALI

“BÜYÜLÜ AYNA” BİR AFRİKA MASALI

Çok eskiden bir vakitler bir karı koca yaşardı. Evlilikleri boyunca hiç çocukları olmamıştı. Bu sebeple her ikisi de çok üzgündü ve hiç mutlu değildi. Artık ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Sonunda  günün birinde  bir büyücüden yardım istemeye gittiler. Durumu anlattılar.

“Bu iş kolay” dedi büyücü, “dolunay ışığında iki küçük balık tutun biri erkek, biri dişi. Onları pişirip yiyin. Bir yılı geçmez bir erkek çocuğunuz olacak.”

Kadınla adam büyücünün dediklerini yaptılar. Gerçekten tam bir yıl geçtiğinde bir erkek çocukları oldu. Çocuğa Tenbo adını verdiler. Çocuk çok çabuk büyüdü. Büyümeye başladığında ormana çalı çırpı toplamaya gidiyordu. Sonraları ise ava gitmeye başladı. Hep yalnız giderdi. Yalnız siyah kedisini alırdı yanına. İkisi çok iyi arkadaştılar. Çocuk bütün çevreyi avucunun için gibi öğrendi. Bir tek köyün çıkışındaki ormana gitmesi yasaktı. Birgün anne ve babasına dedi ki:

“Artık büyüdüm. Ne derseniz deyin bugün ormana gideceğim.”

Yanına baltasını, okunu ve yayını alıp, kedisini, en yakın arkadaşını çağırıp yola çıktı. Tam ormana girmişlerdi ki, bir ceylanı yutmaya çalışan dev gibi büyük bir yılan gördüler. Ama öyle oburca yiyordu ki ceylanın kafası boğazına takıldı, ne kadar uğraşırsa uğraşsın avını ne yutabiliyordu ne de dışarı tükürebiliyordu. Tenbo’yu çağırdı.

“Buraya gel delikanlı, hemen ceylanın kafasını kes, yoksa boğulacağım.”

“Kesinlikle olmaz” diye karşılık verdi Tenbo, “sonra beni ve kedimi yersin.”

“Hayır” dedi yılan, “sana kesinlikle bir şey yapmayacağım, hatta ödüllendireceğim.”

Tenbo kararsızdı.

“Git ve yılana yardım et. Emin ol karşılığını göreceksin” diye akıl verdi kedi. Tenbo kabul etti. Baltasını aldı ve ceylanın kafasını kesip çıkardı. Yılan nefes nefese;

“Şimdi seni evime götüreceğim ve orada ödülünü vereceğim. Kuyruğuma tırman ve sıkıca tutun, sakın bırakma, dağ, taş aşacağız” dedi.

Tenbo’yu mağarasına götürdü. O kadar çok ayna vardı ki burada Tenbo’nun gözleri kamaştı. Hangisini seçeceğini düşünürken kedi gelip kulağına fısıldadı:

“Sineğin konduğu aynayı al.”

Şaşkınlıkla etrafına bakındı Tenbo. Gerçektende mağarada bir sinek uçuyordu. Sonunda gidip bir aynaya kondu.

“Şu aynayı istiyorum”, dedi Tenbo sineğin konduğu aynayı gösterip.

“İyi seçim” dedi yılan. Ona aynayı verip vedalaştı. Tenbo yılana teşekkür etti, kedisi ve aynayla beraber ordan ayrıldı. Eve geldiklerinde kedi dedi ki:

“Tenbo! Bu ayna büyülü. Bununla her istediğini yerine getirirsin.”

“Gerçekten mi?” dedi Tenbo inanamayarak.

Ama meraklandı ve “ayna ayna kırmızı kiremit damlı bir ev istiyorum” dedi.

Ve aynı anda önünde kırmızı kiremit damlı bir ev yükseldi.

Bunun üzerine Tenbo ailesine dedi ki:

“Belediye başkanına gidip kızını isteyeceğim.”

Başkanın evine geldiğinde, onun karısıyla beraber yemek yediği terasa gitti. Paçavralar içinde ki delikanlıya hayretle baktılar.

“Ne arıyorsun sen burada?”

“Kızınızla evlenmek istiyorum” dedi Tenbo.

Belediye başkanı kahkahalarla güldü, karısı da.

“Tabii ki kızımla evlenebilirsin bostan korkuluğu, ama önce ırmağın ortasında tek katlı bir ev yapmalısın.”

Hemen aynasını çıkardı Tenbo ve bağırdı:

“Ayna, ayna! Irmağın ortasında tek katlı çok güzel bir ev istiyorum. İçinde masa, sandalye, koltuklar ve yatak olmalı. Bir sürü uşak ve büyük bir ziyafet sofrası da istiyorum.”

Tam isteklerini bitirmişti ki, ırmağın tam ortasında çok güzel bir ev belirdi. İçinde masalar, sandalyeler, koltuklar ve yatak vardı. Ayrıca bir sürü uşak ve güzel bir ziyafet sofrası da hazır bekliyordu.

Belediye başkanı ve karısı kızlarını Tenbo’ya vermek zorunda kaldıkları için yıkıldılar, ama sözlerini tutmak zorundaydılar. Başkan ve karısı küstah Tenbo’ya çok kızgın oldukları halde kızları kocasıyla çok mutluydu. Ne isterse hemen yerine getiriyordu Tenbo büyülü aynasıyla. Babasının evinde bile böyle zenginlik görmemişti kız.

Ama kızının onunla evlenmesini bir türlü kendine yediremeyen başkan bir ordu yolladı Tenbo’nun üzerine. Askerler nehrin ortasındaki eve doğru yaklaşırken damdaki horoz ötmeye başladı. Bunu duyan Tenbo hemen aynaya koşup haykırdı:

“Ayna Ayna! Askerlerin yok olmasını istiyorum.”

Tam isteğini söylemişti ki bütün ordu ortadan kayboldu. Ama başkanın öyle kolay vazgeçmeye niyeti yoktu. Daha büyük bir ordu yolladı. Onlar da tam eve yaklaşırken damdaki horoz öttü yine. Bunu duyan Tenbo hemen aynaya koşup haykırdı:

“Ayna, Ayna! Bütün askerlerin yok olmasını istiyorum.”

Ve o anda ikinci ordu da geriye hiç bir iz bırakmadan ortadan kayboldu.

Tenbo’nun hakkından bu şekilde gelemeyeceğini anlayan başkan, kurnaz ihtiyar bir kadını aynayı çalması için gönderdi.

“Gerçekten her istediğini yerine getiren bir aynan var mı Tenbo?” diye sordu ihtiyar.

“Tabii ki var” dedi Tenbo gülerek ve gururla gösterdi aynasını.

İhtiyar eline alıp evirdi, çevirdi, başını salladı ve Tenbo’nun ona bakmadığı bir anda aynayı başka bir aynayla değiştirdi, büyülü aynayı da başkana götürdü. Başkan aynayı büyük bir dolabın altına sakladı. Artık Tenbo’nun güçsüz olduğunu bildiği için yeni bir ordu yolladı. Askerler gelirken horoz öttü. Tenbo aynayı aldı eline ve haykırdı. Ama ne yaparsa yapsın yardım etmedi ayna bu kez. Böylece ordu geldi, evi yakıp yıktı. Tenbo ile kedisi zindana atılırken, kız da başkana götürüldü.

Karanlık zindanda umutsuzluk içindeydi Tenbo. Etrafı sıçanlarla doluydu. Herhalde kedisi olmasaydı yerdi sıçanlar onu. Kedi kamburunu çıkardı ve tüylerini dikip en büyük sıçanı yakaladı. Pençesini gırtlağına geçirdi.

“Beni bırak, kedi” diye inledi sıçan. “Başkanın büyülü aynayı sakladığı yeri biliyorum. Sana getiririm.”

Kedi sıçanı bıraktı. Gerçektende bir süre sonra sıçan aynayı getirdi.

“İşte bu o!” dedi sevinçle Tenbo ve hemen haykırdı:

“Ayna, Ayna! Hemen özgür olmak ve ırmağın ortasındaki güzel evime gitmek istiyorum. Ayrıca sevgili karımı da yanımda istiyorum.”

Artık büyülü aynasına kavuştuğu için her şey istediği gibi oldu Tenbo’nun. O, karısı ve kedisi yıllarca mutluluk ve sevgi içinde yaşadılar ırmağın ortasındaki evde.

 

Alıntı

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , | “BÜYÜLÜ AYNA” BİR AFRİKA MASALI için yorumlar kapalı
Şub 19

NAZIM DA NAZIM!…

NAZIM DA NAZIM!…

Belli kesim Nâzım Hikmet deyince transa giriyor. Doğumunun 120. yılıymış. “Mavi gözlü dev” beri, “Mavi gözlü dev” öte!

Edebiyatımızda İsimler kitabımızdan “Nâzım Hikmet” hakkında bir bölüm vereceğim:

“Arkadaşı Vâlâ Nurettin’­le Ocak 1921’de Millî Mü­ca­deleye katılmak için Ankara’ya geçti. İki­si de öğ­retmen ola­rak Bolu’ya gönderil­di­ler. Ko­münistlik me­rakıyla Batum üze­rin­den Mos­kova’ya geç­ti­ler. Moskova’da Ko­mü­nist Üniversitesinde (KTUV) okudu­lar. / 1924’te gizlice yurda döndü. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın yayın or­ganı Orak-Çekiç‘te ve Aydınlık dergisinde çalış­maya başladı. 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüs­nü (Değmer)’nün evinde yapılan Tür­kiye Ko­münist Partisi (TKP) toplantısında bu gizli partinin merkez komitesi üyeliğine seçildi. Komünistler tutuklanmaya başla­yınca Ha­zi­ran 1925’te tekrar Moskova’ya kaçtı. 1928’­de cumhuriyetin beşinci yılında ilân edilen aftan faydalanmak için döndü; bir süre tu­tuk­­landıktan sonra serbest bıra­kıldı. Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisinde, takma adlarla Hür Adam, Halk Dostu, Yeni Gün, Akşam, Tan gazete­le­rinde yazdı. Film stüdyolarında çalıştı. Ko­münistlik faaliye­t­lerinden dolayı 1933 ve 1936’da iki defa da­ha tutuklandı. 1938’de Harp Okulu öğren­ci­lerini isyana teşvik su­çundan 28 yıl hapse mahkûm e­dildi; 12 yıl hapis yattı. 1950 af­fıyla çıktı. Refik Erduran’ın yardımıyla bir Romanya şilebine binerek Türkiye’den kaçtı (1951). Romanya üzerinden Rusya’ya gitti. 25 Temmuz 1951’de ‘…komünizmi yaymak maksadını gütmek, neşriyatıyla Sovyet hü­kûmetinin verdiği hizmeti ifa etmek’ su­çundan Ba­kanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhu­ri­­yeti vatandaşlığından çıkarıldı. Sovyet Sos­­yalist Cumhuriyetler Birliği’nde kendisine imkân tanındı. Ev tahsis edildi. Büyük de­de­si, 1849’da Osmanlı’ya sığına­rak Mustafa Celâleddin adını alan Polonyalı Kostanty Borzecky’den dolayı Polonya va­tandaşlığa aldı ve pasaport verdi. Polonya vatandaşı ola­rak soyadı Borjenski’dir (Bazı kaynak­larda Borzecki). Moskova’da öldü ve orada gömüldü. 5 Ocak 2009’da Bakan­lar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı iade edildi.”

 

Rusya’nın Ankara büyükelçisi, 120. doğum yılında “”Büyük yazar, Sovyet halkının dostu Nâzım Hikmet’i doğumunun 120. yılında saygıyla anıyoruz” diyor.

 

Alıntı: Arslan Tekin

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , | NAZIM DA NAZIM!… için yorumlar kapalı
Şub 18

NE DİYORSUN?

NE DİYORSUN?

 

Gözlerine sorsam beni

Tanınır mı, ne diyorsun?

Tenler arar billur teni

Bulunur mu, ne diyorsun?

 

Ne diyorsun aşkın gülü?

Şakımakta aşk bülbülü

Şaha kalkan can düldülü

Salınır mı, ne diyorsun?

 

Şaşırdık yokuşu düzü

Aranmakta sevgi özü

Kör mü yoksa gönül gözü?

Açılır mı, ne diyorsun?

 

Yıkılsın sensizlik seti

Sonsuz bu aşkın heybeti

Bu sevdanın can şerbeti

İçilir mi, ne diyorsun?

 

Sevgi olsun hep birinci

Yaşamalı can sevinci

Yürek denizinden inci

Saçılır mı, ne diyorsun?

 

Döndü gönül gözü ferden

Geçiliyor her gün serden

Kısrak gibi bir dilberden

Kaçılır mı, ne diyorsun?

 

Özüne sözüne hasret

Yüzüne gözüne nusret

Deli gönül gel de sabret

Uçulur mu, ne diyorsun?

 

Her haliyle seni anar

Sevgilere gönül banar

Hasretinden yürek yanar

Ölünür mü, ne diyorsun?

 

Hatırlayıp her bir anı

Özleyince can bir canı

Gönül eker aşk fidanı

Sarılır mı, ne diyorsun?

 

Seven yürek pir olur mu?

Yüreğine gir olur mu?

İki beden bir olur mu?

Karılır mı, ne diyorsun?

 

Kenan Şahbaz

Posted in Şiirlerim | Tagged , , , , , , , , , | NE DİYORSUN? için yorumlar kapalı
Şub 17

TÜRKLÜĞÜ YOK SAYDIĞI İÇİN KOCA OSMANLI YIKILDI

TÜRKLÜĞÜ YOK SAYDIĞI İÇİN KOCA OSMANLI YIKILDI

TÜRKLÜĞE SAHİP ÇIKAN TÜRKÇÜLER TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ KURDU

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı. Halifeliğe kadar olan Osmanlı, namı-ı diğer Türk İmparatorluğu ile Halifelikten sonra Araplaşan İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca İmparatorluğumuz… Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…

O günkü şartlarda Halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlüklerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler….

Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerindir.  (1517) ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler. İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.  Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlanır… İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir değişle Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.  Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.  (Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm !” “Türkmen’im !” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.) Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur… 1603 yılına gelindiğinde artık Ehli Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır kapatılır, yerine Halid-i Nakşi Kürt-i Tekkeleri kurulur.  Yine bu dönem, Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir. 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…) Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir…

Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar… Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar… Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak içinde Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler. Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır,   Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad Türkmenler” denir…

Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır.) Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve Alevilik bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.  Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir. Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmıştır, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…

Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar… (Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların matbaası vardır.  Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz;  ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…

11 Eylül 1683, Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır; 1299’dan 1683 Viyana Bozgununa kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken;  neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?!… (Osmanlı bu dönem; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunundan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.)  Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı?

Ve yine; Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin; İslam’ı İslam değil miydi?

Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslam’ı, Akşemseddinlerin İslam’ı İslam değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip batırdık koca İmparatorluğu…

Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir. Pir-i Türkistanlı Ahmet Yesevi der ki: “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”

 

İşte bu yüzden, ‘’Arap sevici ve mezhepçi”, saltanatçı değil,

Cumhuriyetçiyiz, Türküz, Türkçüyüz…

Ne Mutlu Türküm diyene..

 

Alıntı

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , | TÜRKLÜĞÜ YOK SAYDIĞI İÇİN KOCA OSMANLI YIKILDI için yorumlar kapalı
Şub 16

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Tarih, vukuat, hadiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hâkim olduğunu gös­termiştir. Milliyet prensibi aleyhindeki büyük

mikyas­ta fiilî tecrübelere rağmen gene milliyet hissinin öldürülemediği ve onun yaşadığı görülmüştür.” M. Kemal Atatürk

* “Düşünceleriniz güzel olsun; çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur. Sözleriniz güzel olsun. Çünkü sözleriniz davranışlarınız olur. Davranışlarınız güzel

olsun. Çünkü davranışlarınız kaderiniz olur.” Gandi

* “Az tamah çok ziyan getirir.”

* “Borcun yoksa kefil ol, işin yoksa vasi ol.”

* “Cesaret zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ölüme götürür!” M. Kemal ATATÜRK

* “Can vermeyince canan ele girmez.”

* “El uzatılan yere ayak uzatılmaz.”

* “Evvel düşün sonra söyle.”

* “Evvel zahmet çeken sonra rahat eder.”

 

Posted in Atasözleri Vecizeler | Tagged , , , , , , , , , | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı
Şub 15

“KARTACA YIKILMALIDIR”

“KARTACA YIKILMALIDIR”

Evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastının faillerinden birinin yurt dışında yakalandığı ve Türkiye’ye getirildiğine yönelik soruyu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şöyle yanıtladı:

– “Merhum Hablemitoğlu, FETÖ’nün devlet içerisindeki kadrolaşma çalışmalarını anlatan “Köstebek” isimli kitabını yayımlayamadan 18 Aralık 2002’de öldürüldü…

– Kaçtığı yurt dışında 2015 yılından itibaren FETÖ medya organlarına verdiği röportajlarında da ülkemiz aleyhine asılsız iddialarda bulunuyordu.

– FETÖ ile irtibatı yanında DEAŞ terör örgütüne de silah ve mühimmat temin ettiği bilinen birisi.”

Peki, kitap ne zaman yayınlandı?

Necip Hablemitoğlu’nun Fethullah Gülen hareketini kitapta “Fethullahçılar” olarak ifade etmekte ve devlet içindeki yapılanmasını, hedeflerini, söylemlerini ve eylemlerini konu alan kitabı 2003’de yayınlandı.

Peki, AKP ne zaman tek başına iktidar oldu?

3 Kasım 2002’de yapılan milletvekili seçiminde oyların yüzde 34,3’ünü alarak 363 milletvekilliği kazanarak tek başına iktidar oldu.

Peki, Erdoğan ve AKP’li bakanlar ve milletvekilleri bu kitabı okudular mı?

Elbette okudular…

Peki, Hablemitoğlu öldürüldükten sonra televizyonlarda yapılan programlarda alçak Fethullahçıların devleti ele geçirme hedefleri uzmanlar tarafından anlatılmadı mı?

Açık seçik anlatıldı…

Peki, Erdoğan ve AKP’liler Fethullah Gülen alçağının hedefini bile bile ne yaptılar?

“Hocaefendi” diyerek şöyle biat ettiler,

– Yeni Akit: “Cemaatin mensupları, en ileri gelenleri, bugüne kadar Tayyip Erdoğan’a ne getirdiler de Tayyip Erdoğan geri gönderdi? Benden geri dönen bir şey yok, buna Rabbim şahittir…”

– Star: Erdoğan, “Bu iş bitti. Şimdiye kadar cemaatteki kardeşlerimiz bizden ne istediler de yapmadık. Ben bu makamda olduğum sürece kimse geri adım beklemesin…”

– Milliyet: ABD’deki Gülen’e çağrıda bulunan Erdoğan, “Gurbet hasrettir. Hasret bedeli çok ağırdır, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Gurbet aynı zamanda garipliktir. Zaten oradan anlamını yükleniyor. Onun için de biz garipliğe tahammül edemeyiz. Diyoruz ki, bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz. Doğrusu ben şu andaki tavrınızla hep birlikte bu hasretin bitmesini istediğinizi anlıyorum. Öyleyse bitsin bu hasret diyelim…”

2010 yılına gelindiğinde Fethullah Gülen yargının kendisine teslim edilmesini istedi.

12 Eylül 2010 anayasa değişikliği ile Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) oluşturuldu.

Ve HSYK Fethullah Gülen cemaatine yani FETÖ’cülere teslim edildi…

FETÖ’cü polisler, FETÖ’cü savcılar Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Şike kumpasları kurdular…

Erdoğan “bu davaların savcısıyım” dedi…

  1. Genelkurmay Başkanı orgeneral İlker Başbuğ, “Silahlı Terör Örgütü” kurma suçlamasıyla FETÖ’cüler tarafından, AKP’nin göz yummasıyla 26 ay esir tutuldu Silivri’de…

AKP’liler çıktıkları televizyon yayınlarında dediler ki;

– “Amerika ve Gülen ile askeri vesayeti kaldırmak için işbirliği yaptık”

Ve gele, 15 Temmuz hain darbe kalkışmasına geldik.

Kahraman Atatürk’çü subay ve polislerin büyük çabası, milletin 251 şehit vermesiyle şerefsiz FETÖ’cülerin darbe kalkışması engellendi.

Peki, şimdi geldik Erdoğan’ın tarihi itirafına ki tekrarlıyorum:

– “Merhum Hablemitoğlu, FETÖ’nün devlet içerisindeki kadrolaşma çalışmalarını anlatan “Köstebek” isimli kitabını yayımlayamadan 18 Aralık 2002’de öldürüldü…”

Cumhuriyet Başsavcılarına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ve tüm muhalefet partilerine diyorum ki;

– Erdoğan bu sözleri ile FETÖ’nün “devlet içerisindeki kadrolaşma” çalışmalarını ta 2003’de bildiğini itiraf ettiğine göre,

– 2003’den 15 Temmuz’a kadar tüm FETÖ’cülere devlet içinde “Paralel Yapı” kurmalarına izin verdiğine göre,

Erdoğan’ın itirafı Yüce Divan’lık değil mi? Bu itirafları dikkate alınarak hakkında derhal soruşturma açılmalı ve dokunulmazlığının kaldırılarak yargılanması sağlanmalıdır.

Kartaca yıkılmalıdır…

 

Alıntı: Orhan Uğuroğlu

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , | “KARTACA YIKILMALIDIR” için yorumlar kapalı
Şub 14

TARİH SORUSU…

TARİH SORUSU…

Tarih öğretmeni, çocuğa sormuş;
“Oğlum,Kartaca savaşını kim yaptı?”
Çocuk: “Valla-billâ ben yapmadım hocam…” deyince tarih hocası sinirlenmiş, sınıfın kapısını çarparak çıkmış… Matematik hocasıyla burun buruna gelmiş…
Matematik hocası: “Hayrola hocam? Bu ne sinir?”…
“Sorma…” demiş tarih hocası.
“Çocuğa Kartaca savaşını kim yaptı dedim?”..

“Valla-billâ ben yapmadım hocam…” dedi…”

Nasıl sinirlenmeyeyim?”
Matematik hocası: “Bunlar böyledir hocam…

Hem yaparlar,hem de inkâr ederler…” deyince,tarih hocası sinirden düşer,bayılır…
Müdürün odasında kolonyayla kendine getirilince müdür sorar: “Hayrola hocam? Ne oldu ki fenalaştınız?”

“Sormayın müdürüm” der tarihçi…
“Derste çocuğa “Kartaca savaşını kimler yaptı?” dedim. “Valla-billâ ben yapmadım demez mi?” Sinirle sınıftan çıkarken matematik hocamız sordu…Durumu anlatınca:

“Bunlar böyledir,hem yaparlar, bir de yapmadım derler…” deyince bayılmışım….
“Hocam,şu üzüldüğün şeye bak…” der müdür…

“İki satır yazı yazarım Milli Eğitim Bakanlığına, kimin yaptığını hemen ortaya çıkartırım…”
Tarih hocası hastanelik olur…

15 gün hastanede yatıp tedavi görerek, bir ay raporlu olarak taburcu edilir…
Evinde dinlenirken, postacı sarı bir zarf getirir…

Tarih hocası, merakla açar zarfı…

Milli Eğitim Bakanlığından gelmiştir, resmi yazı…

“Bu yıl,gerekli tahsisat olmadığından, Kartaca savaşları yapılamayacaktır… Bilgilerinize…” yazmaktadır.. Hoca yine kendinden geçer…

Posted in Fıkralar | Tagged , , , , , , , | TARİH SORUSU… için yorumlar kapalı
Şub 13

TARİKATLAR

TARİKATLAR

Tekke ve zaviyeler Osmanlı devletinin çöküş sebeplerinden biriydi.

Mehmet Akif Ersoy, kendisi de tarikat mensubu olmasına rağmen, esas olarak Teşkilatı Mahsusa görevlisiydi ve devletin çöküşünü durdurmak için elinden geleni yapıyordu. “Sofuluk” adlı şiirinde durumu şöyle anlatıyordu:

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih

Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya

Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güya!

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler

Zikir Kur’an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan

Sen onları kendine taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın

Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatin!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut

Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!

 

Bu şiiri, 2016 yılında Rahmi Turan, “Gericilik, yobazlık, Allah ile aldatmak, dini siyasete alet etmek, sadece günümüzün olayı değil. Yüz yıl önce de durumumuz böyleydi, iki yüz yıl önce de” diyerek paylaşmıştı.

Tarikatlar, “kukla kafalı adam” yetiştirir.

Konuyla ilgili “dini yazılar” sitesinde, “Mehmet Akif ve Gerçek İslam” başlıklı yazıda da bu şiirle birlikte “Kimi tarikat önderlerinin yalanlarla milleti uyuşturduğu, kendileriyle ilgili kerametler uydurttuğu, kendilerine çiftlikler, köşkler kurdurduğu, müritlerinin malından, mülkünden servet sahibi olduğu, kimi müridine eşini boşatıp kendi nikâhına aldığı, kendine harem kurdurduğu nice örnekler ile karşılaşıldı. Birileri kalkıp ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ diye hadis uydurduktan ve insanın kendisini şeyhine ‘Ölünün kendisini ölü yıkayıcısına teslim ettiği gibi teslim etmesi’ gerektiği şeklinde izahlar yaparak bunu da takvanın göstergesi olarak saydıktan sonra, bunca şeyh, müritlerini şeytana kaptıracak değildi!” deniliyor.

 

Alıntı

 

Posted in Gündem | Tagged , , , , , , , , , , , | TARİKATLAR için yorumlar kapalı
Şub 12

ALLAH’IN ŞANI İÇİN ÇALIŞANLARI HATIRLAYIN

ALLAH’IN ŞANI İÇİN ÇALIŞANLARI HATIRLAYIN

Allah’ın İşaya peygamber aracılığıyla bildirdiği şu sözleri:

“Yıkan ve temiz ol, düşüncelerini benim gözlerimden uzaklaştır.”  “Bakın, size söylüyorum ki, kalbi kötülükleri seven insanı deniz(ler)in tüm suyu yıkamayacaktır. Ve yine size söylüyorum ki, yıkanmayan(abdest) kimse ibadetiyle Allah’ı razı etmek şöyle dursun, ruhuna puta tapıcılığa benzer günah yükleyecektir. -Bana gerçekten inanın; eğer insan Allah’a gerektiği gibi ibadet edecek olsa, istediği her şeyi elde eder. İbadetiyle Mısır’a gazap eden (kamçı vuran) Allah’ın kulu Musa’yı hatırlayın. Kızıl Deniz’i yardı da, Firavun ve ordusu orada boğuldu.- Güneşi durduran Yuşa’yı hatırlayın Sayısız Filistin askerini korkudan titretmişti; gökten ateş yağdıran îlya’yı, ölü bir adamı (mezarından) kaldıran Elişa’yı ve ibadet ve dua ile istedikleri her şeyi elde eden daha başka pek çok kutsal peygamberleri hatırlayın. Fakat bunlar kendi kişisel amaçları için değil, yalnız Allah ve Allah’ın şanı için çalıştılar.”

Posted in Hikayeler | Tagged , , , , , , , , | ALLAH’IN ŞANI İÇİN ÇALIŞANLARI HATIRLAYIN için yorumlar kapalı