Muhteşem Yüzyıl ve Evlat, Kardeş Katli Meselesi
Orta Asya’dan beri Türk hâkimiyet anlayışı, “rekabet” usulüne dayanır: “Ülke, hanedanın ortak yönetimi altındadır. Sonucuna katlanmak kaydıyla hanedanın her üyesi, payitahtta hak iddia edebilir.” Yani Avrupa’daki gibi önceden belirlenmiş bir taht varisi (veliaht prens) yoktur. Bugün çocuklarımıza ismini verdiğimiz Mete, (Bahadır) Bilge Kağan, Cengiz Han, Alparslan, Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanuni hep bu çetin veraset usulüyle yetişmişlerdir.
Bu anlayış, bir yandan da sürekli taht kavgası ve iç savaş üretmiştir. Fatih’in duruma el koyarak, çözüm olarak “şehzade katli”nde karar kılmasının sebebi budur. Orta Asya’dan beri taht kavgalarıyla 10 – 15 imparatorluk yıkarak 1453′lere geldikten sonra Fatih dayanamamış; her taht kavgasında on binlerce Müslüman Türk öleceğine sadece “bir iki Türk”ün ölmesini hükme bağlamıştır:
‘‘Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’ (Fatih Kanunnamesi)
Türk tarihinde Nizam-ı Alem için evladına kıyabilen hükümdarlar, 1402′de başlayıp 11 yıl süren fetret devrindeki gibi dörde bölünen milletin birbirini kırmasına mani olan kahramanlardır.
Osmanlı’da çöküş ise, 1603′ten sonra “veliaht prens” uygulamasına geçildikten sonra başlamıştır. Bu yıllardan itibaren, kendisini rekabet duygusu içinde tahta hazırlayan bir tek cihangir padişah göremezsiniz. Balık baştan konunca da tüm kurumlarda gerileme görülmüş ve sonu “Mondros” olan yola böyle girilmiştir.
Gelelim “Siyaseten Katl“in duygusal tarafına…
1- O zamanlar da “ölüm” elbette yine ölümdü ama “kardeş” bugün bildiğimiz gibi kardeş değildi. Anneleri ayrı, sancakları ayrıydı. Siyasi rakipler gibi yetişirlerdi. O TV Dizisindeki aptal senaryoya kasıtlı olarak, kardeşler arasında bugün bile görülmeyen aşırı bir duygusallık yüklenmiştir.
2- Türk hâkimiyet anlayışına göre “Hanedanın her üyesi (1. Murat’tan itibaren sadece padişah evlatları)sonucuna katlanmak kaydıyla payitahtta hak iddia edebilir”di.
3- Veliaht prens uygulaması (Padişah öldüğünde en yaşlı şehzade tahta çıkar kuralı) I. Ahmet’ten itibaren uygulanmaya başladı. Bu tarihten sonra da bir Yavuz veya Kanuni yetişmedi.
4- Fatihleri yetiştiren hâkimiyet anlayışının tek kusuru, fetret devrindeki gibi taht kavgalarının çıkmasıydı. Bu da “Nizam-ı Alem” için bir tehditti.
5- Bu yüzden de Osmanlı hanedanı, kendi ailesine kardeş katli fedakârlığını yüklemişti. Bundan sarfınazar ettikleri anda duraklama ve gerileme başladı. Yeni Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler yetişmedi.
Sonuç: Krallıklar döneminde siyaset, “sadece hanedan üyelerinin hakkı” olduğu için ve Türk töresine göre 1603′e kadar padişah çocukları potansiyel birer taht varisi oldukları için şehzadeler, birbirleri için kardeş değil, bugünkü siyasi parti liderleri gibi sadece “rakip”tir.
Dolayısıyla bu ölümler, Atatürk’e suikast, Menderes’in ölümü, Özal’ın zehirlenmesi gibi siyasi öldürme veya öldürmeye teşebbüs vak’alarıdır. Durumun “kardeşlik”le bir ilgisi yoktuır.
“Türk Tarihinde Siyaseten Katl” konusu derin bir konudur. Kanuni, Mustafa’yı boğdurmakta haklıdır ve Atatürk dahil herkes bunu bilerek “Ecdadımız Fatih, Yavuz ve Kanuni…” ile övünmüştür.
Kendi ecdadında bir Çelebi Mehmet bile bulunmayan Kriptoların, Wrangel mültecisi Beyaz Rus senaristlerin, şarap içmekten devlet kurmaya vakit bulamamış etnik çıfıtların oyununa gelerek, şanlı tarihimize küsmeyelim!
Dün ecdadımız, devletin bekası için evladından vazgeçiyor fakat üç kıtaya hükmediyordu. Bugünün yöneticileri, çocuklarına gemiler ve milyon dolarlar kazandırmak için devletin bekasından vazgeçiyor ve milli bütünlüğümüzü koruyamıyor.
Bence gelin, o “Muhteşem Yüz yılı” değil, bu “Müptezel On yılı” konuşalım.
Kaynak: ulkuyaz.org
Muhteşem Yüzyıl ve Evlat, Kardeş Katli Meselesi
Muhteşem Yüzyıl ve Evlat, Kardeş Katli Meselesi
Orta Asya’dan beri Türk hâkimiyet anlayışı, “rekabet” usulüne dayanır: “Ülke, hanedanın ortak yönetimi altındadır. Sonucuna katlanmak kaydıyla hanedanın her üyesi, payitahtta hak iddia edebilir.” Yani Avrupa’daki gibi önceden belirlenmiş bir taht varisi (veliaht prens) yoktur. Bugün çocuklarımıza ismini verdiğimiz Mete, (Bahadır) Bilge Kağan, Cengiz Han, Alparslan, Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanuni hep bu çetin veraset usulüyle yetişmişlerdir.
Bu anlayış, bir yandan da sürekli taht kavgası ve iç savaş üretmiştir. Fatih’in duruma el koyarak, çözüm olarak “şehzade katli”nde karar kılmasının sebebi budur. Orta Asya’dan beri taht kavgalarıyla 10 – 15 imparatorluk yıkarak 1453′lere geldikten sonra Fatih dayanamamış; her taht kavgasında on binlerce Müslüman Türk öleceğine sadece “bir iki Türk”ün ölmesini hükme bağlamıştır:
‘‘Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’ (Fatih Kanunnamesi)
Türk tarihinde Nizam-ı Alem için evladına kıyabilen hükümdarlar, 1402′de başlayıp 11 yıl süren fetret devrindeki gibi dörde bölünen milletin birbirini kırmasına mani olan kahramanlardır.
Osmanlı’da çöküş ise, 1603′ten sonra “veliaht prens” uygulamasına geçildikten sonra başlamıştır. Bu yıllardan itibaren, kendisini rekabet duygusu içinde tahta hazırlayan bir tek cihangir padişah göremezsiniz. Balık baştan konunca da tüm kurumlarda gerileme görülmüş ve sonu “Mondros” olan yola böyle girilmiştir.
Gelelim “Siyaseten Katl“in duygusal tarafına…
1- O zamanlar da “ölüm” elbette yine ölümdü ama “kardeş” bugün bildiğimiz gibi kardeş değildi. Anneleri ayrı, sancakları ayrıydı. Siyasi rakipler gibi yetişirlerdi. O TV Dizisindeki aptal senaryoya kasıtlı olarak, kardeşler arasında bugün bile görülmeyen aşırı bir duygusallık yüklenmiştir.
2- Türk hâkimiyet anlayışına göre “Hanedanın her üyesi (1. Murat’tan itibaren sadece padişah evlatları)sonucuna katlanmak kaydıyla payitahtta hak iddia edebilir”di.
3- Veliaht prens uygulaması (Padişah öldüğünde en yaşlı şehzade tahta çıkar kuralı) I. Ahmet’ten itibaren uygulanmaya başladı. Bu tarihten sonra da bir Yavuz veya Kanuni yetişmedi.
4- Fatihleri yetiştiren hâkimiyet anlayışının tek kusuru, fetret devrindeki gibi taht kavgalarının çıkmasıydı. Bu da “Nizam-ı Alem” için bir tehditti.
5- Bu yüzden de Osmanlı hanedanı, kendi ailesine kardeş katli fedakârlığını yüklemişti. Bundan sarfınazar ettikleri anda duraklama ve gerileme başladı. Yeni Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler yetişmedi.
Sonuç: Krallıklar döneminde siyaset, “sadece hanedan üyelerinin hakkı” olduğu için ve Türk töresine göre 1603′e kadar padişah çocukları potansiyel birer taht varisi oldukları için şehzadeler, birbirleri için kardeş değil, bugünkü siyasi parti liderleri gibi sadece “rakip”tir.
Dolayısıyla bu ölümler, Atatürk’e suikast, Menderes’in ölümü, Özal’ın zehirlenmesi gibi siyasi öldürme veya öldürmeye teşebbüs vak’alarıdır. Durumun “kardeşlik”le bir ilgisi yoktuır.
“Türk Tarihinde Siyaseten Katl” konusu derin bir konudur. Kanuni, Mustafa’yı boğdurmakta haklıdır ve Atatürk dahil herkes bunu bilerek “Ecdadımız Fatih, Yavuz ve Kanuni…” ile övünmüştür.
Kendi ecdadında bir Çelebi Mehmet bile bulunmayan Kriptoların, Wrangel mültecisi Beyaz Rus senaristlerin, şarap içmekten devlet kurmaya vakit bulamamış etnik çıfıtların oyununa gelerek, şanlı tarihimize küsmeyelim!
Dün ecdadımız, devletin bekası için evladından vazgeçiyor fakat üç kıtaya hükmediyordu. Bugünün yöneticileri, çocuklarına gemiler ve milyon dolarlar kazandırmak için devletin bekasından vazgeçiyor ve milli bütünlüğümüzü koruyamıyor.
Bence gelin, o “Muhteşem Yüz yılı” değil, bu “Müptezel On yılı” konuşalım.
Kaynak: ulkuyaz.org

İSTİKLAL MARŞI’MIZI GÜR BİR SESLE OKUYALIM..
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
”Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ”toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar — ki şehadetleri dinin temeli —
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder — varsa — taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal.
Mehmet Akif ERSOY







