Tarih 24 Şubat 2005,
Türkiye-AB Karma Parlamento toplantısında Fransız milletvekili Jacgues Toubon (Okunuşu: Jak Düon) “Türkiye Sevr’i kabul etmelidir!” dedi.
Rum milletvekili Marios Matsakis de, Türkiye Ermenilere, Rumlara ve Kürtlere soykırım uyguladı” diyerek, Toubon ile aynı görüşte birleşti. Böylece soykırım yalanlarına ilk kez “Kürt soykırımı” yalanı da eklenmiş oldu.
Avrupa Birliği resmi toplantısının basına kapalı bölümünde konuşan iki AB milletvekiline, toplantıda bulunan CHP milletvekili Şükrü Elekdağ ve Türkiye’nin AB Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Demiralp sert tepki gösterdi.
“PARÇALAMA GAYRETİ VAR”…
AB’nin her isteğine “evet” diyen AKP Hükümeti’nin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, bir buçuk ay sonra,16 Nisan 2005’te, toplumun hiç alışık olmadığı bir tepki verdi:
“Dayatmalar olduğu doğrudur. Hatta parçalamaya yönelik gayretler içerisinde tezler önümüze geliyor.”
“ALLAH BELANI VERSİN”…
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün tepkisi ise 2 ay sonra geldi. Çok sıkı bir AB taraftarı ve savunucusu olan Gül, şöyle demek zorunda kaldı:
“Allah belanı versin, dedirtmek istiyorlar!..”
Gül’e göre, AB konusunda karşımızda iki çevre var:
“Birinci gruptakiler bize ‘Allah belanı versin’ dedirtmek istiyor. İkinci gruptakiler de fırsattan istifade her şeyi sokuşturmak istiyor. Oysa biz AB yolunda üzerimize düşeni yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.”
“AB perest” sözde aydınlar ise, bu istek karşısında “sessiz” kaldılar! Ama Türk halkı onların ne “düşündüğünü” geçmişten bu yana biliyordu… Devleti ve ülkeyi korur gibi gözüken Damat Ferit, Sevr Antlaşması’nı imzalamanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyor ve bunu “millî çıkarımız”(!) olarak gösteriyordu:
“Kimdir ki, bugün cesaret edip de ‘bu devlet mahvolsun’ diyecek?
…Kuvvetli ellere düştük. İmza etmezsek dünkü tebaamız olan Yunanlılar işgal edecekler. İmza edersek, Yunan askeri gelmeyecek. Hep birden elbirliği ile çalışarak Anadolu’da isyanı (Yunan işgalini değil, millî direnişi kastediyor) bastıralım ve hemen de Cenabı Haktan ümit ederim ki bastırırız. Hiç değilse, böyle bir ümit kapısı açık bulunur.”
Daha sonra İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturacak olan “Ermeni’den çok Ermeni, bir Frenk’ten çok Frenklik eden” gazeteci Ali Kemal de Sevr’i savunmanın ötesine geçiyor, karşı çıkan milliyetçilere “Zirzoplar!” diyordu:
“Haydutların işi gücü savaş… Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzmece kahraman. Dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçmüş, biçmiş, uygun görmüş, Sevr Antlaşması’nı imzalamış. Size ne oluyor, a zirzoplar? Öğrendiğime göre, Londra’da çocuk gibi, ‘İzmir’i isteriz, Edirne’yi isteriz,’hatta ‘Tam bağımsızlık isteriz’ diye tutturmuşlar. Mihran (odasındaki Ermeni konuklardan biri)bunlar çılgın!”
Milliyetçilerin telgraflarını engelleyen, hatta gizli şifreleri ele geçirmeye çalışan Posta- Telgraf Genel Müdürü, gazeteci-yazar Refik Halit (Karay)’da, şöyle yazıyordu:
“..Bir patırtı, bir gürültü. Beyannameler, telgraflar… Sanki bi şeyler oluyor, bir şeyler olacak… Ayol şuracıkta her işimiz, her kuvvetimiz meydanda. Dört tarafımız açık. Dünya vaziyetimizi biliyor. Hülyanın, blöfün sırası mı? Hangi örgüt, hangi kuvvet, hangi kahraman?
Hülyanın bu derecesine, uydurmasyonun bu şekline ben de dayanamayacağım. Bari Kavuklu gibi ben de sorayım:
—Kuzum Mustafa (Kemal), sen deli misin?
Refik Halit (Karay), daha sonra itirafta bulunarak “Bu kadar yanılmamam lazımdı” diyecektir.
*Hulki Cevizoğlu’nun “İşgal ve Direniş 1919 ve Bugün” adlı kitabından
AB RESMEN SEVR İSTEDİ…
Tarih 24 Şubat 2005,
Türkiye-AB Karma Parlamento toplantısında Fransız milletvekili Jacgues Toubon (Okunuşu: Jak Düon) “Türkiye Sevr’i kabul etmelidir!” dedi.
Rum milletvekili Marios Matsakis de, Türkiye Ermenilere, Rumlara ve Kürtlere soykırım uyguladı” diyerek, Toubon ile aynı görüşte birleşti. Böylece soykırım yalanlarına ilk kez “Kürt soykırımı” yalanı da eklenmiş oldu.
Avrupa Birliği resmi toplantısının basına kapalı bölümünde konuşan iki AB milletvekiline, toplantıda bulunan CHP milletvekili Şükrü Elekdağ ve Türkiye’nin AB Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Demiralp sert tepki gösterdi.
“PARÇALAMA GAYRETİ VAR”…
AB’nin her isteğine “evet” diyen AKP Hükümeti’nin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, bir buçuk ay sonra,16 Nisan 2005’te, toplumun hiç alışık olmadığı bir tepki verdi:
“Dayatmalar olduğu doğrudur. Hatta parçalamaya yönelik gayretler içerisinde tezler önümüze geliyor.”
“ALLAH BELANI VERSİN”…
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün tepkisi ise 2 ay sonra geldi. Çok sıkı bir AB taraftarı ve savunucusu olan Gül, şöyle demek zorunda kaldı:
“Allah belanı versin, dedirtmek istiyorlar!..”
Gül’e göre, AB konusunda karşımızda iki çevre var:
“Birinci gruptakiler bize ‘Allah belanı versin’ dedirtmek istiyor. İkinci gruptakiler de fırsattan istifade her şeyi sokuşturmak istiyor. Oysa biz AB yolunda üzerimize düşeni yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.”
“AB perest” sözde aydınlar ise, bu istek karşısında “sessiz” kaldılar! Ama Türk halkı onların ne “düşündüğünü” geçmişten bu yana biliyordu… Devleti ve ülkeyi korur gibi gözüken Damat Ferit, Sevr Antlaşması’nı imzalamanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyor ve bunu “millî çıkarımız”(!) olarak gösteriyordu:
“Kimdir ki, bugün cesaret edip de ‘bu devlet mahvolsun’ diyecek?
…Kuvvetli ellere düştük. İmza etmezsek dünkü tebaamız olan Yunanlılar işgal edecekler. İmza edersek, Yunan askeri gelmeyecek. Hep birden elbirliği ile çalışarak Anadolu’da isyanı (Yunan işgalini değil, millî direnişi kastediyor) bastıralım ve hemen de Cenabı Haktan ümit ederim ki bastırırız. Hiç değilse, böyle bir ümit kapısı açık bulunur.”
Daha sonra İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturacak olan “Ermeni’den çok Ermeni, bir Frenk’ten çok Frenklik eden” gazeteci Ali Kemal de Sevr’i savunmanın ötesine geçiyor, karşı çıkan milliyetçilere “Zirzoplar!” diyordu:
“Haydutların işi gücü savaş… Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzmece kahraman. Dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçmüş, biçmiş, uygun görmüş, Sevr Antlaşması’nı imzalamış. Size ne oluyor, a zirzoplar? Öğrendiğime göre, Londra’da çocuk gibi, ‘İzmir’i isteriz, Edirne’yi isteriz,’hatta ‘Tam bağımsızlık isteriz’ diye tutturmuşlar. Mihran (odasındaki Ermeni konuklardan biri)bunlar çılgın!”
Milliyetçilerin telgraflarını engelleyen, hatta gizli şifreleri ele geçirmeye çalışan Posta- Telgraf Genel Müdürü, gazeteci-yazar Refik Halit (Karay)’da, şöyle yazıyordu:
“..Bir patırtı, bir gürültü. Beyannameler, telgraflar… Sanki bi şeyler oluyor, bir şeyler olacak… Ayol şuracıkta her işimiz, her kuvvetimiz meydanda. Dört tarafımız açık. Dünya vaziyetimizi biliyor. Hülyanın, blöfün sırası mı? Hangi örgüt, hangi kuvvet, hangi kahraman?
Hülyanın bu derecesine, uydurmasyonun bu şekline ben de dayanamayacağım. Bari Kavuklu gibi ben de sorayım:
—Kuzum Mustafa (Kemal), sen deli misin?
Refik Halit (Karay), daha sonra itirafta bulunarak “Bu kadar yanılmamam lazımdı” diyecektir.
*Hulki Cevizoğlu’nun “İşgal ve Direniş 1919 ve Bugün” adlı kitabından
Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.[9] İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti konumundaki İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir tarımsal ve askeri ticaret yolu açmak, Alman müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’na girmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Savaş sonucundan iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiğı 1 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü, Almanya ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, İmparatorluk’un eninde sonunda Almanya’nın ana gücü oluşturduğu İttifak Devletleri safında fiilen savaşa gireceği anlamına gelmektedir. Enver Paşa, fiilen savaşa girmeyi, seferberliğin tamamlanmamış olması ve Çanakkale Boğazı savunmasının tamamlanmaması gibi gerekçelerle ertelemeye çalışmıştır. Ancak Almanya, bir an önce savaşa fiilen girilmesi için baskılarını sürdürmüştür. Bu baskılar, Akdeniz’de İngiliz donanması önünden çekilen Goeben ve Breslau savaş gemilerinin İstanbul’a gelmesiyle bir oldu bittiye getirilmişti. Daha sonra Osmanlı Donanması’na bağlı bir grup gemiyle Karadeniz’e açılan bu gemiler 27 Ekim 1914 tarihinde Rus limanlarını bombalayınca Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.
Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith’e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya kondu ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vaz geçilmek zorunda kalındı.
Deniz harekatıyla İstanbul’a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır. İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos’ta Kurmay Albay Mustafa Kemal’in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.
Bu da, bir başka dalkavukluk hikâyesi: Ava olan merakı kadar
atıcılıktaki beceriksizliği ile de meşhur padişah günün birinde sürek avına
çıkmış. İleride havalanmış bir ördek sürüsü görmüş, hemen tüfeğini kapmış,
nişan alıp tetiğe basmış ama karavana! Sürü, tek bir noksan bile vermeden kanat
çırpmaya devam etmiş… Padişahın her an yanı başında duran dalkavuğu fırsatı
kaçırır mı? Hemen el kavuşturup boyun bükerek “Aman hünkârım!” demiş;
“Bu garip kuşların da hayatlarını bağışladınız!”… (Dalkavukluk
tarih boyunca işte böyle zarif, nükte ile dolu ve hem hazırcevaplık, hem de
parlak zekâ gerektiren bir meslek olmuştur. Bu özelliklere sahip olmayanlara,
yani “İddia ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra partide en güçlü
lider sayın Kılıçdaroğlu’dur” gibisinden bir söz edip ardından
“İnönü’den, Ecevit’ten ve Baykal’dan da güçlüdür” diyerek tüy
dikenler dalkavuk falan değil, eski tâbiri ile “kâselîs”dirIer.
“Kâselîs: Farsça birleşik sözcük; çanak yalayıcı, dalkavuk anlamında. Asıl yazılışı kâse-lîs şeklinde. Çoğulu kase – lisan’dır ki pek kullanılmaz.
*sonkale.org Murat Bardakçı
Gönülleri sonsuz bir sabır gölü
Görenler sanıyor şakayık gülü
Sevenlerin kardeleni, sümbülü
Selam size;
Şifa hanesinde harman olanlar
Her türlü dertlere derman olanlar
Hastalığa müdahale anında
Huri, melek az kalıyor yanında
Altın, zümrüt, inci cevher kanında
Selam size;
Şifa hanesinde harman olanlar
Her türlü dertlere derman olanlar
Abidler safında en nurlu kişi
Size vermiş Lokman Hekim bu işi
Gözümde Ferhat’ın dağlar delişi
Selam size;
Şifa hanesinde harman olanlar
Her türlü dertlere derman olanlar
Olmasın yanlışlık, eksiklik kovun
Gönül incitmeyin okşayın ovun
Övün ey yüreğim daima övün
Selam size;
Şifa hanesinde harman olanlar
Her türlü dertlere derman olanlar
Hastalığı tutan eleksiniz siz
Mikroplara karşı yeleksiniz siz
Bugün de, yarın da meleksiniz siz
Selam size;
Şifa hanesinde harman olanlar
Her türlü dertlere derman olanlar
Bütün doktor ve sağlık çalışanlarımın Tıp Bayramını yürekten kutlar, bizleri sağlığımıza kavuşturmak için gösterdikleri gayretten dolayı takdir ve teşekkürlerimi sunarım.
14 Mart 1827’de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhanenin, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulması, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır.
İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart’ında işgal altındaki İstanbul’da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran’ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.
1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Tıp Bayramı olarak kutlandı. Bu tarih, Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarih olarak kabul edildiği için Tıp Bayramı yapıldı. Ancak zamanla bu uygulamadan vazgeçildi, yeniden 14 Mart Tıp Bayramı oldu. 1976’dan bu yana 14 Mart’ın geçtiği hafta Tıp Haftası olarak kutlanmaya başlandı.
Tayyip Erdoğan’ın kullandığı ama kime ait olduğunu söylemekten kaçındığı “Tek bayrak, tek vatan, tek dil, tek din” ifadelerinin siyonistlere ait olduğunu biliyor musunuz? Ve İsrail’ ilk defa bir Müslümana “Yahudi cesaret madalyası” takıyor. Niçin?
“Ey RTE, Şu an ki Makamını Milliyetçiliğe Borçlusun!” başlıklı yazıda ifade edilmektedir.
12 Mart 1921 tarihinde TBMM’de yapılan oylama sonucunda Mehmet Akif’in şiiri, İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. Mehmet Akif Ersoy, verilen 500 liralık ödülü “Ben bu şiiri para için yazmadım.” diyerek Türk ordusuna bağışlamıştır. Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı kitabı Safahat’a niçin koydurmadığı sorulduğunda “O benim değil, milletimindir.” cevabını vermiştir.
İstiklal Marşı’nın bestelenmesi için yarışma düzenlenmiş, bu yarışmaya 24 besteci katılmıştır. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat ÇAĞATAY’ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930’da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Osman Zeki ÜNGÖR’ün hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuştur.
Millî marşımız, milletimizin hiç değişmeyen bağımsızlık karakterinin yakın çağdaki büyük tezahürü olan ve Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı içinden çıkmıştır. Millî marşımız, Türk milletinin “medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar” tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden doğmuştur. Onun için adı “İstiklal Marşı”dır.
Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif’in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”
Türk olmak zorunda değilsin. Ancak Türk’e vefa borcunu unutma!
http://www.sonkale.org/hakan-sukur-bunu-izlesin-h197948.html konuyu bu adresten seyredebilirsiniz.
2011 seçimleri öncesi Saffet Sancaklı’ya katıldığı Genç Bakış programında neden MHP diye soruluyor. Sancaklı adeta Hakan Şükür’e cevap niteliğinde bir cevap veriyor.
“80′ öncesi günlerde Ay Yıldızlı bayrak direkten indirilip yerine başka bayrak asılınca….,Ay yıldızlı bayrağın bu okulda dalgalanmasını sağlayacak kimse yok mu dedim, var dediler…
Ülkücüler var dediler !
Ve ben o günden beri Ülkücüyüm…”
80 öncesi marksistler, stalinistler, maoistler, “Enternasyonel Marşını söyleyerek Türk Bayrağını gönderden indirmek istediklerinde karşılarına ülkücüler dikildi. “Bayrak inmez Ezan dinmez” dediler. Hala da demeye devam ediyorlar.
“Vatanın ha ekmeğini yemişim ha uğruna bir kurşun” diyen bir anlayış ülkücülerden başka bir fikirde mevcut değildir. Allah onlardan razı olsun!
Tayyip Erdoğan’ın 18 Aralık 1991’deki Kürt raporu: