Eki 19

TARİHTE BUGÜN

19 Ekim:

MÖ 202 – Roma Cumhuriyeti ordusu ile Kartaca ordusu arasında Zama Muharebesi gerçekleşti.

439 – KartacaVandallar tarafından Batı Roma İmparatorluğu‘ndan alındı.

1216 – İngiltere kralı Yurtsuz John‘un ölümü üzerine 9 yaşındaki oğlu III. Henry tahta geçti.

1448 – Osmanlı İmparatorluğu padişahı II. MuradII. Kosova Muharebesi‘ni kazandı.

2011 – Ekim 2011 Çukurca saldırısı gerçekleşti.

Miguel Angel Asturias (d. 1899)

Ernest Rutherford (ö. 1937)

Aliya İzzetbegoviç (ö. 2003)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eki 19

ODACILAR

İki müdür odacilarindan sikayet ediyormus. Ikiside kendi odacisinin daha aptal oldugunu iddia ediyormus. Birbirlerine kabul ettirmeye bahse girmisler. Bir tanesi zile basarak odacisini çagirmis ve demis ki:

-Al su 50 bin lirayi, git bana en son model arabalardan birini al getir.

-Basüstüne, diyerek çikmis odaci kapidan.

Ardından diger müdür kendi odacisini çagirmis:

-Git simdi bizim eve bak bakalim ben evde miyim?

-Emredersiniz efendim , demis ikinci odaci.

Tam kapida iki odaci karsilasmislar, onlarda müdürlerini çekistirmeye baslamislar. Biri demis ki:

-Ya su bizim müdür de çok salak, bana 50 bin lira verdi, git son model bir araba al gel dedi. Bugün pazar hiçbiryer açik degil ki!

-O da bisi mi, asil benimki benden evine gidip kendisinin evde olup olmadigini ögrenmemi istedi. Aptal adam, elinin altinda telefon var açip sorsana!

Posted in Fıkralar | ODACILAR için yorumlar kapalı
Eki 18

TARİHTE BUGÜN

18 Ekim:

1565 – Japonlar ile Avrupalılar arasında ilk kayıtlı deniz muharebesi olan Fukuda Körfezi Muharebesi gerçekleşti.

1797 – Campo Formio Barış Antlaşması imzalandı.

1912 – Birinci Balkan Savaşı başladı.

1912 – Trablusgarp Savaşı‘nı sona erdiren Uşi Antlaşması imzalandı.

1954 – Texas Instruments şirketi ilk transistörlü radyoyu üretti.

Midhat Paşa (d. 1822)

Charles Babbage (ö. 1871)

Thomas Edison (ö. 1931)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eki 18

5 G TEHLİKESİ

Washington Devlet Üniversitesi Biyokimya ve Temel Tıp Bilimleri Profesörü Martin L. Pall, 17 Aralık 2019’da, yani dünyanın henüz korona virüs salgınından haberi yokken, elektromanyetik dalgaların insan vücuduna etkisi üzerinde bilimsel bir makale yayınlamıştı.

Martin Pall, 5 G teknolojisinde kullanılan elektromanyetik dalgaların frekansı artırıldığında bunun erkekte üreme yeteneğini, kadında doğurganlığı düşüreceğini, nörolojik ve nöropsikiyatrik etkiler oluşacağını, “programlanmış hücre ölümü” gerçekleşebileceğini, kalp ritminin bozulacağını, serbest radikal hasarı ve ağır kanser vakalarına sebep olacağını belirtiyordu.

Pall, 5G’nin saniyede çok miktarda bilgi taşımak için çok yüksek darbeli olacak şekilde tasarlandığını çünkü bilgiyi taşıyanın titreşimler olduğunu, konu ile ilgili telekomünikasyon endüstrisi tarafından hazırlanan güvenlik kılavuzlarında sahtekârlık yapıldığını, çünkü bunların biyolojik etkilerden hiç bahsetmediğini ifade ediyordu.

Pall, 5G için kullanılan elektrik dalgalarının binalara iyi nüfuz etmediğini, bu sebeple milyonlarca 5G anteninin evlere, okullara, kiliselere, işletmelere yakın bir yerlere kurulmakta olduğunu, bu dalgalardan kaçmanın imkânsız hale geleceğini, bu dalgaların insan beyninin işlevini ve EEG aktivitesini etkilediğini, hayvanlarda da birçok iç organın işleyişini bozduğunu yazıyordu.

***

Pall, “En kötü altı kâbusum” başlığı altında, şu uyarıları yapıyordu:

1-Hızlı ve geri döndürülemez bir çarpışma olursa, insan üremesi sıfıra yakın dereceye kadar düşebilir.

2-Kollektif beyin fonksiyonlarımız çökebilir.

3-Çok erken bir şekilde Alzheimer ve demanslar başlar.

4-Küresel çapta otizm ve hiperaktivite yaygınlaşır.

5. İnsan gen havuzunda büyük bir bozulma meydana gelir.

6. Bütün yaş aralıklarında ani kalp ölümleri gerçekleşir.

Alıntı: Arslan Bulut

Posted in Gündem | 5 G TEHLİKESİ için yorumlar kapalı
Eki 17

TARİHTE BUGÜN

17 Ekim:

1448 – II. Kosova Muharebesi başladı.

1961 – Paris‘te Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında Paris Katliamı gerçekleşti.

1973 – OPEC, bazı batılı ülkelere, Suriye ile olan savaşında İsrail‘e yardım ettikleri gerekçesiyle petrol ambargosu uygulamaya başladı.

1989 – Amerika Birleşik Devletleri‘nde Loma Prieta depremi gerçekleşti.

2018 – Kırım‘ın Kerç kentinde bir okulda silahlı ve bombalı saldırı oldu.

Frédéric Chopin (ö. 1849)

Arthur Miller (d. 1915)

Robert Jordan (d. 1948)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eki 17

OXFORD SÖZLÜĞÜ

1878’de James Murray adında bir dilbilimci Oxford sözlüğünü hazırlamak üzere işe başladı. İngiltere’nin her tarafına haber yollandı. Milli bir seferberlik ilan edilerek gönüllülerin bildiği kelimeleri anlamıyla beraber ve o anlama geldiğini gösteren bir cümle içinde kullanılmış olarak göndermeleri istendi.

Köyler, kasabalar şehirler bir araya gelip günlük hayatta kullandıkları kelimeleri tek tek yazıp ve o kelimeleri cümle içinde de kullanıp gönderiyorlardı.

Ancak bu uzun sürmedi. Birkaç yıl sonra kimse kelime göndermemeye başladı ve etkisi azaldı, bir kişi hariç.

Bu kişi 20 yıl boyunca mektuplar gönderdi ve 10 binlerce İngilizce kelimenin kökü ve ne anlamda kullanıldığı ve hatta İngiliz Edebiyatında tarihte bu kelimeyi kullanmış yazarlardan alıntılar yaparak gönderiyordu.

Sözlüğün hazırlanması için görevlendirilen James Murray köşeye her sıkıştığında bu kişiye mektup gönderiyor ve onun fikrini almadan geçmiyordu. Bu mektup arkadaşlığı 20 yıl sürdü ve sözlük yayınlandı ve James Murray

9 üniversiteden fahri doktora unvanı aldı. Kraliyet ise ona “Sir” unvanını verdi.

Sir James Murray sözlüğün hazırlanmasında ve on binlerce kelimenin sözlüğe kazandırılmasında büyük emeği olan, işlerini kolaylaştıran ve kendisinin 9 üniversiteden fahri doktora unvanı almasına yardımcı olan bu gizemli mektup arkadaşını ziyarete gidip teşekkür etmeye karar verdi ve İngiltere’nin Berkshire şehrinin yolunu tuttu.

Murray elindeki adrese ulaştığında şok geçirdi. Aradığı kişinin kimliğini duyunca daha da dehşete düştü. Çünkü gittiği yer bir akıl hastanesi ve aradığı kişi de oranın en azılı delisi, şizofren, ruh hastası, kendi cinsel organını bile kesmiş ve Londra’da bir kişiyi öldürmüş katil bir insandı.

Bugün Oxford İngilizce Sözlükte gördüğümüz birçok kelime ve edebi eserlerden alıntılar tamamen bu adamın eseri. Adı ise William C. Minor.

William C. Minor, Ceylon adasında yani bugünkü Sri Lanka’da halkı Hristiyanlaştırmak için misyonerlik yapan Amerikalı bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. 12 Yaşında Amerika’ya gönderildi ve Yale Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirip doktor oldu.

İç savaş yıllarında Amerikan ordusunda çalıştı. Orduda İrlanda asıllı bir askeri cezalandırma görevi verildi. Bu ceza herkesin gözü önünde askerin yüzünü yakmaktı. Dr. Minor bu olaydan sonra halüsinasyonlar görmeye başladı ve kafayı üşüttü.

Sivil savaş bitince New York’ta görevlendirildi. Mesai bitince New York’un garip mahallelerinde hayat kadınlarıyla takılmaya ve olaylar çıkarmaya başladı. Askeri birimler bunu haber alınca Washington’da bir hastaneye kaldırıldı ve 18 ay boyunca tedavi gördü lakin bir gelişme göstermeyince serbest bırakıldı.

Dr. Minor bir müddet sonra İngiltere’ye taşındı ve orda yaşamaya başladı. Fakat hastalığı devam ediyordu. Derken Londra’da evli ve 6 çocuk babası George Merrett isimli bir adamı odasına izinsiz girdi düşüncesiyle vurarak öldürdü. Merret’in eşi Liza ise 7. Çocuğuna hamileydi.

Dr. Minor bu olaydan ceza almadı ancak akıl hastanesine gönderildi. Orda da ilginç olaylar yaşayan Minor’a hastane yönetimi kitap alıp okuması için izin verdi ve 37 yıl akıl hastanesinde kaldı. Bu sürede öldürdüğü adamın karısı Liza kendisini ziyarete geldi ve birçok kitap getirdi. Dr. Minor bu öldürdüğü adamın karısına âşık oldu. 37 yılın sonunda Amerika’daki bir hastaneye transfer edildi, erken bunama tedavisi gördü ve 1920’de öldü.

İşin daha da ilginci bu iki adam (James Murray ve William C. Minor) birbirlerine ikiz kardeş kadar benziyorlardı.

James Murray durumu öğrendikten sonra da bu akıl hastası adamın Oxford İngilizce Sözlüğüne katkılarını sorgulamadı ve doğru kabul etti.

Bugün Oxford İngilizce Sözlüğündeki edebi alıntılar akıl hastası Minor’a ait.

Alıntı

Posted in Hikayeler | OXFORD SÖZLÜĞÜ için yorumlar kapalı
Eki 16

TARİHTE BUGÜN

16 Ekim:

1529 – I. Süleyman‘ın komuta ettiği Osmanlı Ordusu, Viyana Kuşatması‘nı kaldırdı.

1793 – Fransa kraliçesi Marie Antoinette giyotinle idam edildi.

1923 – Walt Disney Company, bir animasyon stüdyosu olarak kuruldu.

1949 – Yunan İç Savaşı sona erdi.

1951 – Pakistan‘ın ilk başbakanı Liyakat Ali HanRavalpindi‘de bir suikast sonucu öldürüldü.

Oscar Wilde (d. 1854)

Louis Althusser (d. 1918)

Toşe Proeski (ö. 2007)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eki 16

“İÇİMİZDEKİ KRİPTOLAR!..”

“İmralı/DEM parti ulakları geçen hafta Erdoğan ile görüştüler. Görüşmeden sonra basına 13 maddelik bir talep listesi sızdırıldı. Her maddenin ülke açısından ağır sonuçları olacağına şüphe yok. Özellikle “eşit vatandaşlık” yönündeki talep.

Bu aslında bir parçalanma talebi. Bazıları hala arkasındaki ihaneti göremiyor. “Eşit vatandaşlık” bireylerin eşitliği anlamına gelmiyor. Zira öyle olsa Anayasa’nın 10. Maddesine rağmen böyle bir talep söz konusu olmazdı. 10. Madde açıkça “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” der. Uygulama da böyledir. Kimse Türk olduğu için yasa önünde avantajlı olmadığı gibi, kimse Kürt olduğu için kanun önünde dezavantajlı da değildir.

Öyleyse nedir dertleri?

PKK ve türevlerinin ‘eşit vatandaşlıktan’ kastı, birey düzeyinde bir eşitlik değil, senin devletin varsa benim de olsun, senin bayrağın varsa benim bayrağım da olsun, senin meclisin, yönettiğin bir toprak parçası varsa benim de olsun, senin bir hükümetin varsa benim de olsun eşitliğidir. Yani bireyi temel alan bir anayasa değil, etnikleri merkez alan bir anayasa…

Oysa anayasalar kolektifleri değil, bireyi merkez alır.

Bunun ülkeyi nereye götüreceğini bilmek için siyasi analizci olmaya gerek yok, biraz akıl, biraz feraset ve biraz vatanseverlik kafi.

Gerçek bu olmasına rağmen o kadar ‘barışçı maskeli’ DEM parti ve İmralı davulcusu var ki, insan bazı isimleri görünce hayret ediyor. Millete ninni söyleyerek uyutma görevi onlara düşüyor. Milliyetçileri uyutmak için milliyetçileri, İslamcıları uyutmak için İslamcıları kullanıyorlar. Bir bir maskeler düşüyor, gördüğümüz gerçek hepimizi ‘sende mi Brütüs’ diyecek noktaya getiriyor. Mesela, geçen çözüm sürecinde BBP ağır tepki göstermiş, birçok panel yapmıştı. Daha tehlikeli olan bu süreçte Destici’nin sesi bile çıkmıyor. MHP’yi ise konuşmaya gerek yok. MHP gençliğinin adım adım milliyetçi refleksleri yok edilip geriye sadece “lidere körü körüne sadakat” bırakıldı. Onlar da onu yapıyorlar. Ne dediğimi anlamak için, Bahçeli’nin hastalığından sonra ilk defa MHP genel merkezine geldiğinde bekleyenlerin verdiği fotoğrafa bakmak kafi.

MHP milletvekili, eski Ülkü Yolu Derneği genel başkanı Yaşar Yıldırım, iki elini namazdaki gibi önüne bağlamış, eskilerin ifadesiyle kemerbeste-i ubudiyetle, (el bağlayıp kullukla),yarı rüku halinde gözleri yakarırcasına Bahçeli’ye “bir bakışta bana fırlat” modunda öylece duruyordu. Bu duruş ancak namazda Allah’ın huzurunda yapılacak bir duruş. (Gerçi eksikleri de vardı; mesela sağ elin iki parmağını sol elin üzerine koymuştu üç olmalıydı. Liderin gözüne değil ayaklarına doğru bakmalıydı, yüze, göze bakmak edebe aykırıdır. Bir daha ki karşılamada daha dikkatli olması, biraz daha belini kırıp eğilmesini bekliyorum) Şimdi bu kadar kendini çiğneyen bir vekilden liderinin politikalarına karşı eleştirel bir tavır beklenebilir mi? Genel başkanı bu hale getirilen bir partide diğerlerinin esamesi bile okunmaz.

Sorunumuzun büyük kısmı şahsiyetli insan sorunudur. İnandığını söyleyebilecek, vatanın selameti için her türlü şahsi ikbalden vaz geçecek namuslu insan sorunudur. Milliyetçiler sistemli olarak hadımlaştırılmasaydı bugün içimiz yanarak seyrettiğimiz bu utanç manzarası olabilir miydi?

Hikâye belli, milli devleti bitirmek için önce milliyetçiliği bitireceksiniz .Onu Bahçeli üzerinden yaptılar, sıra milli devleti bitirmeye geldi. Şimdi PKK ile iş birliği halinde onu yapıyorlar…

Biz böyle uyudukça kim bilir daha neler neler göreceğiz.Bu bir BARIŞ SÜRECİ DEĞİL, BU BİR “APO’YU VİLLAYA ÇIKARMA, ŞEHİTLERİ İHANET” süreci. Anlayın artık!..”

Kaynak: İsmail Türk

Posted in Gündem | “İÇİMİZDEKİ KRİPTOLAR!..” için yorumlar kapalı
Eki 15

TARİHTE BUGÜN

15 Ekim:

1582 – Avrupa‘da Gregoryen takvimi kabul edildi.

1917 – Hollandalı dansçı Mata Hari, casusluk nedeniyle askeri mahkemece yargılandıktan sonra kurşuna dizildi.

1970 – Enver SedatMısır devlet başkanı oldu.

1990 – Sovyetler Birliği başkanı Mihail GorbaçovNobel Barış Ödülü‘nü aldı.

2003 – İlham Aliyev, babası Haydar Aliyev‘in yerine geçerek Azerbaycan devlet başkanı oldu.

Evangelista Torricelli (d. 1608)

Friedrich Nietzsche (d. 1844)

Hermann Göring (ö. 1946)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eki 15

Yöneticilerin statü sembolü düşkünlüğü

Halkın yarattığı katma değer ve gelirler üzerinden, hak edilmemiş lüks ve israf harcamaları halka karşı bir tür gösteriş aracı olarak kullanılıyor. 

Her yönetim sistemi, görev yapan insanlar için işlerini etkili ve verimli bir biçimde yapmalarını sağlayacak yetki ve sorumluluk ile çalışma ortamı ve birtakım araçlar vermek zorundadır. Ayrıca, üst düzey yöneticilik konumuna, o göreve özgü birtakım ek imkân ve araçlar sağlanır.

İşlerin görülmesiyle doğrudan ilgili olmayan ama yöneticilik konumunun önceliğini ve önem sırasını göstermeye yarayan yöneticiliğe özgü ek imkânlara statü sembolleri adı verilir. Statü sembolleri, yöneticilik konumuna seçilmiş veya atanmış olanların o statüde görev yaptığı süre içinde geçici olarak yararlanacağı imkânlardır. Söz gelimi, lüks lojmanlar, iyi döşenmiş geniş odalar, görkemli koltuk ve masalar, gereğinden fazla sekreterler, ulaşım sağlama işlevini aşan pahalı uçaklar ve otomobiller v.b.

Bir önemlilik göstergesi olarak statü sembolleri

Statü sembolleri, belirli bir mevki ve makamı işgal eden yöneticinin kendi şahsından bağımsız ve o göreve ilişkin bir imtiyazdır. Asıl işlevi, yöneticinin görevini daha etkili ve verimli yapabilmesi ve karar alma sürecinin hızla gerçekleşmesinin sağlanmasıdır. Statü sembolleri, görevlerin asli zorunluluğu olmayıp, yalnızca ikincil türden öğelerdir. Başka bir yönüyle yönetim maliyetini gereksiz yere artıran lüks harcamalardır.

İnsan kaynağının vasıflı olduğu kurum ve kuruluşlar ile liyakat sistemini içselleştirmiş olan yönetim sisteminde, statü sembolleri gerçekten sembolik bir anlam ifade eder. Buna karşılık, yöneticilerin liyakat düzeyinin düşük, otoriterliğin baskın ve hiyerarşik yapılanmanın baskın olduğu bir yönetim sisteminde statü sembolleri, çoğunlukla bir üstünlük ve gösteriş aracı olarak kullanılıyor. Bu arada, yöneticilerin gerçek toplumsal sorunlar hakkındaki duyarsızlığı azalırken, yönetilenler üzerinde otoritenin şiddeti de giderek artmış oluyor.

Yönetim süreçlerinde akıl ve bilime dayalı liyakat sistemini kuramayan gelenekçi yönetim anlayışında, statü sembollerinin çoğunlukla aşırı bir biçimde abartılıyor. Başarısız yöneticiler için statü sembolleri, söz gelimi çok lüks ve pahalı makam otomobilleriyle görünmek, temelsiz bir ‘güçlülük’ ve ‘gösteriş’ görüntüsü veriyor.

Türk yönetim düşüncesi ve statü sembolleri

Türk yönetim düşüncesinin uzak geçmişinde, Arap ve Bizans yönetim kültürlerinin etkisi başlayıncaya kadar aslında toplumun kaynaklarıyla bir ‘yönetici saltanatı’ sürme alışkanlığı yoktur. Söz gelimi, Osmanlı Türk Devleti’nin en görkemli ve gücünün zirvesinde olduğu zamanda yönetim merkezi Topkapı Sarayı iken, gerileme ve yıkılma dönemlerinde o zamanın şartlarına göre son derece lüks ve masraflı saraylar olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün fiilen yönetim sisteminin başında bulunduğu yıllarda, Türk yönetim anlayışına daha önceden sokulan ‘yönetici odaklı’ ve gösteriş amaçlı tüketim harcamaları sonlandırılmaya çalışılmıştır. Türk yönetim düşüncesine getirilen en önemli devrim olarak Cumhuriyet rejiminin asıl amacı ise Türk Milleti’nin iradesini temsil etmek ve gönencini sağlamaktı. Türk yönetim devrimi ile Türk Milleti’ni önceleyen bir yönetim anlayışına geçilmesi amaçlanmıştır. Bu yönetim tavrı ile aslında eski Türklerin yönetim düşüncesi, zamanın ruhuna uygun olarak yeniden güncellenmiştir.

Atatürk, Cumhuriyet rejimiyle Türklerin Ortadoğu’ya gelişleri sonrasındaki yönetim uygulamalarıyla Türk yönetim düşüncesine musallat edilen monarşik ve patrimonyal yönetim kültürünün kalıntılarını arındırmak istemiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetim düşüncesiyle ilgili devrimi, daha sonraki solcu-sağcı popülist siyasetçilerin güdümünde -öteki Türk Devrimleri gibi- tavsatılmıştır.

Popülist yönetim uygulamaları, Türk Milleti’ni öncelemekten çok, yöneticileri yücelten ve onların rahat yaşamasını önceleyen bir seçkinciliğe sapmıştır. Yönetim sisteminin imkân ve enerjisinin, en fazla yönetici sınıfın kendi yararına çalıştığı ama Türk Milleti’nin sorunlarını çözmede yetersiz kaldığı bir yapı ortaya çıkmıştır.

Statü sembolü düşkünlüğü feodal özlemleri çağrıştırıyor

Rekabetçi piyasa şartlarında etkinliğini sürdüren ve öz güveni yüksek liyakatli insan kaynağı tarafından yönetilen kurumlar, üretkenlik ve verimliliğe katkısı olmayan hiçbir harcamaya izin vermezler. Bu çerçevede, doğrudan katma değer yaratılmasına imkân vermeyen abartılı ve lüks statü sembollerine pek gereksinim duyulmaz. Buna karşılık, akılcı ve bilimsel yöntemlerle desteklenmeyen, geçmişin padişahlık rejiminin ‘patrimonyal yönetim’ alışkanlıklarından kurtulamayan yönetim sistemlerinde, çoğu yöneticinin bulunduğu makamın ‘sahibiymiş’ gibi davrandığı görülmektedir. Yöneticiler, işgal ettikleri konumlara belirli sürelerle seçilmiş veya atanmış olsalar bile bu konumun sağladığı imkânları sanki kendilerinin malıymış gibi kullanma eğilimi gösteriyor.

Statü sembolü düşkünlüğünün psikolojik temeli

İnsanların algıladığı her gereksinim veya eksikliğin, istenildiği anda giderilmesi, toplumsal hayatın gerçeklik ilkesine uymuyor. Bu yüzden, insanlar bir şekilde algıladıkları gereksinimlerin giderilmesi konusunda, bazen hiçbir zaman doyum sağlayamaz. Bazen de bunların doyumu, gelecek zaman içinde gecikerek gerçekleşir. Psikanaliz yaklaşımına göre, yaşanmış her yoksunluk insanların bilinçaltında birtakım izler bırakır. İnsanların yaşadığı bu yöndeki eksiklikle ilgili duygular bilinçaltına itilir. Bilinçaltına itilmiş yoksunluk duygularının, daha sonraki hayat olaylarıyla birlikte karşılanma fırsatı doğduğu zaman müthiş bir iştah ortaya çıkıyor. Geçmişin bir kısım yoksunluk ve hayal imgelerinin gecikerek doyumunun sağlanması arzusu, özellikle konum ve gelirlerinde ani artışlar olmasına rağmen, bununla at başı giden kültürel bir gelişme gösteremeyen kişilerde daha şiddetli görülüyor.

Doyum arayışının ve özdeşleşme eğiliminin çok güçlü hissedildiği çocukluk ve gençlik yıllarında çok kısıtlı bir yaşam sürmek durumunda kalan kişilerin bilinçaltında şiddetli bir gösteriş tüketimi arzusu bulunuyor. Bu doyum arzusunu karşılayacak gelir ve toplumsal statüye ulaşma sonrasında ‘tüketim’ üzerinden çok ciddi bir gösterişçilik ve teşhircilik sergilendiği gözleniyor.

Popülist yönetimler statü sembollerinin yüceltiyor

Thorstein Veblen, 1899’da yayınladığı ‘Aylak Sınıfın Teorisi’ adlı eserinde, çalışmadan ve üretmeden rahat bir hayat süren ‘aristokrat’ sınıfı kastederek onların ‘gösteriş amaçlı tüketime’ yöneldiklerini anlatır. Veblen, bu çalışmasında zenginlerin toplumsal statülerini kazanmak için gereksiz harcamalar yapma davranışlarını ve gösteriş amaçlı tüketim alışkanlıklarını analiz eder (Açıkalın- Erdoğan; 2004;1-18).

Popülist demokrasilerde ve yönetimlerde, çok yetkili ve etkili yöneticilik konumları, çoğunlukla liyakat ve hakkaniyet ölçülerine bakılmaksızın işgal ediliyor. Gereken liyakat ve vasıflar kendisinde olmadığı halde bu tür yöneticilik statüsünü arzu edenler, bizzat görevini iyi yapmış olmakla ilgili bir doyuma değil, daha çok konumun kendisine sunduğu lüks imkânlara özlem duyuyor. Bu kişilerin, bulundukları yöneticilik konumunda ciddi bir başarıları olmasa bile statü sembolleri üzerinden gösteriş amaçlı çok büyük harcamalar yaptıkları görülüyor.

Yöneticilik mesleği yeni bir sınıfa mı evriliyor?

Yeryüzünde, akıl ve bilimin ışığında gerçek bir demokratik yönetim ve vatandaşlık bilincinin gelişmediği toplumlarda, yönetici sınıf ile halk arasındaki zıtlaşmalar giderek artıyor. Bu arada, siyasal dincilik ve tutucu milliyetçilik ile lümpen solculuk anlayışlarının egemen olduğu yönetim sistemlerinde statü simgeleri düşkünlüğü çok daha çarpıcı bir şekilde görülüyor. Yönetim süreçlerinin başında bulunan yetersiz yöneticiler, toplumun karşısına çoğunlukla devasa binalar, gösterişli makam odaları ve çok lüks makam araçlarıyla çıkıyor. Böylece, yöneticilerin lüks ve şatafatlı yaşantısı ile aşırı yoksullaşmış ve mülksüzleşmiş halkın çaresizlik hâlleri arasına süslü bir görünmezlik duvarı çekiliyor.

Toplumsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin arttığı ölçüde, kapitalistler ile kamu yöneticilerinin aşırı lüks tutkusu da şiddetleniyor. Toplumun refah düzeyini artırma ve sorunlarına bilimsel çözümler getirme yetenek ve becerisinden yoksun olan -özel ve kamu yöneticiliği- var gücüyle toplumsal kaynaklara çöküyor. Böylece, vahşi bir kapitalist anlayış ve yağmacı siyasal süreçler yoluyla halkın yarattığı millî gelirlere abanıp bu statü sembolleri/gösteriş tüketimi üzerinden halka karşı caka satılıyor. Yani halkın yarattığı katma değer ve gelirler üzerinden, hak edilmemiş lüks ve israf harcamaları halka karşı bir tür gösteriş aracı olarak kullanılıyor.

Sonuç olarak, seçildiği veya atandığı yöneticilik konumunda, bulunduğu yerin hakkını liyakatle temsil eden ve kalıcı katma değer yaratan yöneticiler, her daim saygı ve takdirle anılacaktır. Kaynakları heba eden, halkı yoksullaştırıp mülksüzleştiren yalnızca kendi kişisel imkanlarını çoğaltanlardan, bir gün mutlaka halk ve Hak bunun hesabını sorar!

Sezgin Açıkalın; Levent Erdoğan (2004): Veblen’ci Gösteriş Amaçlı Tüketim, Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 4(7), 1-18.

Yazar: Feyzullah Eroğlu

Posted in Gündem | Yöneticilerin statü sembolü düşkünlüğü için yorumlar kapalı