Şub 13

ALTIN SÖZLER

* “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” Henry Kissinger

* “Halkın geneli, neler olup bittiğini bilmez. Hatta neyi bilmediğini de bilmez.” ABD’li Noam Chomsky

* “Bir ulusun ilerleyişini bilmek için kadınlarına bakın.” Fransız Atasözü
* “Çoğu zaman olayları farklı görürüz çünkü sadece başlığı okuduğumuz için.” Amerikan Atasözü
* “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün Rusya’nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir, işte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak… Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihîmiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir.”
Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır. Türkiye 21. Yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. Onlar bizi örnek alacaklardır.” M. Kemal Atatürk

Posted in Atasözleri Vecizeler | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı
Şub 12

TARİHTE BUGÜN

12 Şubat:

1818 – Şiliİspanya‘dan bağımsızlığını ilan etti.

1934 – Avusturya‘da iç savaş başladı.

1961 – SSCBVenüs gezegenine Venera 1 uzay aracını gönderdi.

1963 – Gateway Arch‘ın yapımına başlandı.

2001 – “NEAR Shoemaker” uzay aracı, 433 Eros adlı asteroitin yüzeyine indi.

Immanuel Kant (ö. 1804)

Abraham Lincoln (d. 1809)

Charles Darwin (d. 1809)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 12

AHİ EVRAN İLE MEVLANA ARASINDA YAŞANANLAR


Gelelim tarihi gelişmelere ve Ahi Evren ile Mevlana arasında yaşananlara; Ahi Evran (Evren) Nasîrüddin Mahmûd Azerbaycan’ın Hoy kasabasından doğmuştur. Horasan ve Maveraünnehir’de eğitim almış, Fahruddin Razi’nin talebesi olmuştur. Bağdat’ta Fütüvvet Teşkilatı’na girmiştir. Kayınpederi Şeyh Ehvadüddin Kimrani ile Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş, ilk Ahi teşkilatını burada kurmuştur.
1255’te I. Alaeddin Keykubad’ın isteği üzerine Konya’ya gitmiştir. Günümüzde “tabak” dediğimiz “debbağ” yani dericilerin piri olan Ahi Evren’in atölyesinin mahzeninde yılan beslediği ve yılan derisinden kırbaç ve kemer ürettiği ifade edilmektedir.
Ahi Evren dağlara çıkıp yılan yakalamakta ustadır ve yılanların zehrinden panzehir üretmektedir.
Tıp alanında Kitabü’l Efai (Yılanlar Kitabı) adlı eseri yazmıştır. Yılanlar konusundaki ustalığı ona yılan ve ejder anlamına gelen “Evren” denilmesine sebep olmuştur. 20 kadar eserinin olduğu bilinen Ahi Evren, Hacı Bektaş-ı Veli ve Sadreddin Konevi’nin yakın dostu,
Eflaki’nin verdiği bilgiye göre Mevlana’nın ise baş düşmanıdır.
Nasreddin Hoca fıkralarında Ahi Evren’in hayatından izler bulunması, Ahi Evren’in bir dönem Akşehir’de yaşamış olması, Mevlana’nın Mesnevi’de onu Cuha (komik, güldüren kimse) diye nitelendirip hicvetmesi bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Mevlana ile Ahi Evren mücadelesinin başlaması II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde başladı. Mevlana ve çevresindekiler II. Gıyaseddin’e yakın bir siyasi çizgide iken, Türkmenler ve Ahiler Sultan’a muhalif bir tutum içindeydiler. Sultan Alaeddin Keykubad, Türkmen ve Ahi çevrelerin koruyucusuydu. Sultan Alaeddin’e büyük bir bağlılıkları bulunan Ahiler II. Gıyaseddin’in babası Alaeddin’i zehirleyerek tahta geçtiğini düşünüyorlardı. Nitekim Ahi Evren II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Babai Hareketi’ne dahil olduğu gerekçesiyle tutuklandı.
Bu sırada Baycu Noyan komutasındaki Moğollar Anadolu’ya girdi. Moğol işgali başladı.
Keyhüsrev’in ölümünden sonra saltanat naibi olan Celaleddin Karatay tutuklanan Ahi ve Türkmenler için af çıkardı. Ahi Evren’de böylece serbest bırakıldıktan sonra Denizli’ye gitti.
Moğol hâkimiyetini istemeyen II. İzzeddin Keykavus tahta geçince Ahi Evren’i Denizli’den tekrar Konya’ya getirdi. Vezir ve atabek yaptı. Ahi ve Türkmenler Moğollara başkaldıran
Keykavus’un etrafında toplandılar. Törenden sonra Şems, içlerinde Mevlana’nın oğlu
Alaüddin Çelebi’nin de bulunduğu yedi kişi tarafından öldürüldü. Cesedi de Ahi Bedrüddin diye bilinen bir zatın bahçesindeki kuyuya atıldı. Alaüddin Çelebi, Mevlana’nın oğlu olmasına rağmen bir Ahi idi ve Ahi Evren’in tarafında yer alıyordu. Mikail Bayram, Alaüddin Çelebi’nin Şems’i öldürenler arasında yer almasını Sipahsalar’ı kaynak göstererek Kimya Hatun ile ilişkilendirmektedir. Mevlana’nın Şems’e nikâhladığı 15 yaşındaki cariye Kimya Hatun, 60-65 yaşlarındaki Şems’i istemiyordu. O aslında Mevlana’nın oğlu Alaüddin Çelebi’yi seviyordu. Alaüddin Çelebi’de ona âşıktı. Mikail Bayram’ın Sipehsalar’dan naklettiğine göre Alaüddin Çelebi’nin dergâha gelip gitmesini Şems istemiyordu ve
bir keresinde “Hey delikanlı, buradan geçersen ayağını kırarım” diyerek tehdit etmişti.
Eflaki’nin anlattığına göre ise Kimya Hatun zaman zaman Şems’ten uzaklaşıyor, Mevlana Kimya Hatun’u aratıp bulduruyor ve Şems’in yanına getirtiyordu. Kimya Hatun, yine bir gün Şems’ten izinsiz bir yerlere gidip geri getirildikten üç gün sonra vefat etti. Bunun üzerine Şems Konya’yı tek edip Şam’a gitti. Mevlana’nın diğer oğlu Sultan Veled, Şam’a giderek Şems’i buldu. Mevlana için tekrar Konya’ya getirdi. İşte Şems, bu gelişinden bir yıl kadar sonra öldürüldü. Sıkı bir Moğol taraftarı olan Şems’in, Mevlana’nın kendi oğlunun da aralarında olduğu Ahiler tarafından öldürülmesi ile Mevlana ile Ahi Evren’in arasını iyice açılmış olmalıdır. Nitekim Alaüddin, Çelebi Şems’i öldürenler arasında olduğu için
babasına asi olmuş, aile ocağından ve evlatlıktan atılmıştır.
Şems’in öldürülmesinin ardından Ahi Evren ve Alaüddin Çelebi Kırşehir’e yerleştiler.
Bu arada Moğol hakimiyetini istemeyen II. İzzettin Keykavus’un yerine Moğol yanlısı hükümdar IV. Kılıçarslan tahta oturdu. Alıncak Noyan’ın gözetiminde Taceddin Mutez gibi Moğol idarecileri göreve başladılar. Bu durumu istemeyen Türkmen ve Ahiler Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ayaklandılar.

Kırşehir’de de Ahi Evren ve çevresindekiler. Moğol yanlısı bu iktidara karşı isyan başlattılar.
Mevlana oğlunu Kırşehir’den geri getirmek için girişimlerde bulundu. Oğluna yazdığı şiirde Ahi Evren’e (yılana) uyup gittiği için şöyle sitem ediyordu: “Ey sevgili hata ettin, bir başka sevgiliye koşulup gittin. (…)
Dedim sen bir balıksın, YILANLA NİYE ARKADAŞSIN?
Ey yanlış iş yapan yine yalana koşulup gittin.”

Mevlana oğlu Alaüddin Çelebi’ye Konya’ya dönmesi için üç mektup yazdı.
Bir mektuplardan birinde Kırşehir Emiri Seyfüddin Tuğrul’a on kez ricada bulunduğunu söyler ve evinden ayrılmamasını söyleyip geri dönmesini ister. Alaüddin Çelebi babasının bütün çabasına rağmen Kırşehir’den ayrılmamıştır. oğol yönetimi, Kırşehir’de Ahi ve Türkmen isyanının bastırılması için Cacaoğlu Nureddin’i (Cacabey, Nureddin Caca) görevlendirir. Cacaoğlu Nureddin, emrindeki orduyla Kırşehir üzerine yürür ve ay tutulmasının olduğu bir gecede Kırşehir’deki Ahileri katleder. Bu katliamdan Ahi Evren ve
Mevlana’nın oğlu Alaüddin Çelebi’de sağ çıkamamışlardır. Aksarayî 
bu katliamı şöyle anlatır: “Kırşehir emirliği Nuruddin Caca’ya verildi. Orduyla onun üzerine geldi.
Bir süre muhasara edildi. Onu kaleden söküp attılar Hariciler ki ona uymuşlardı kâmilen öldürüldüler.”

Burada “hariciler” diye tabir edilen Türkmenlerdir. İsyancı denilen Türkmenlerin Nureddin Caca’yı bir süre şehre sokmadıkları, şehir düşünce de öldürüldükleri anlaşılıyor.
Bunun üzerine ahiler uç bölgelerine, Türkmenler arasına göç ettiler. Osman Gazi’nin şeyhi Ede-Bali’nin, Kırşehir’den uca göçenler arasında bulunduğu bilinmekte. Keza Orhan Gazi ile Bursa kuşatmasında hazır bulunan Abdal Musa da Ahilerle beraber uca göçen dervişlerdendir. Türkmen halkı için Türkçe ‘’Garibname’’ adlı eseri yazan Aşık Paşa da Kırşehirlidir. Mevlana Ahi Evren’in öldürülmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiren bir şiir bile yazmıştır. Alaüddin Çelebi’nin cenazesi Konya’ya getirildiğinde Mevlana oğlunun cenaze namazını kıldırmamıştır. Mikail Bayram’a göre Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kıldırmayışının sebebi “Moğol yönetimini meşru devlet, oğlunu da meşru devlete isyan eden” olarak görmesidir. Mevlana’nın Hacı Bektaş-ı Veli ile de iyi ilişkiler içinde olmadığı görülmektedir. Mevlana’nın Moğollarla yakından kurduğu iletişim ona yakın duran herkesi etkilemiştir. Onunla beraber hareket eden veya ona bağlılığını bildirenlere dokunulmamıştır.
Hulagu Han, Moğolların Anadolu’yu almasından sonra Mevlana’yı Anadolu’nun “Şeyhü-Şuyuhi’r-Rum” olarak görevlendirmiştir.
Mevlana’ya (Rumi) veya Şeyh-i Rum (Pir-i Rum) denmesinin sebebi de budur.
Anadolu’daki bütün şeyhlerin ve Ahilerin O’na bağlanma mecburiyeti getirildi.
Ayrıca, Mevlana Mesnevi’ de ve “Divan-i kebir” de Hace, Cuha, Ejder, Mar, Muhannes diyerek kendisine en muhalif gördüğü kişiyi ağır bir biçimde tahkir ettiği görülmektedir. Fakat o bu baş düşmanı ejder, mar (yılan), iblis, muhannes (eşcinsel), hadım, ebter (züriyetsiz), kundeh, pelid (çirkef), mar-gir (yılan avcısı), hırsız gibi kötü sıfatlarla ve tahkir edici sözlerle onu insafsız bir biçimde kötülemektedir. Bütün bu sözlerle hep aynı kişiyi hedef aldığı açık olarak fark edilmektedir. İşte o kişi Ahi Evren diye bilinen Hace Nasiru’d din’dir. Mevlana zaman zaman bu muhalifini mesleği ile de anmaktadır.
Onu dabbağ (derici), Ahi, Yalancı, Danişmend (bilge) ve Hace gibi meslek bildiren sözlerle anmakta ve hicvetmektedir.”
(Ahi Evren ve Mevlana Mücadelesi s. 110)
Prof. Dr. Halil İnalcık, ”Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet” adlı kitabında
Ahi Evren ve Mevlana ile ilgili önemli bilgilere yer vermişti.
İnalcık, bu kitabında şu ifadeleri kullanmıştır: “Moğollarla işbirliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitap eden Celaleddin Rumi ile halk adamı Türkmen merkezi Kırşehir Ahi Evren arasında düşmanlık vardı.”
Gel gelelim Türk, Türklük Andolu’da yıllar yılı sürgün yemiş, ötelenmiş, geri plana atılmıştır.

Alıntı: Erdem Yaşar

Posted in Hikayeler | AHİ EVRAN İLE MEVLANA ARASINDA YAŞANANLAR için yorumlar kapalı
Şub 11

TARİHTE BUGÜN

11 Şubat:

1826 – University College London kuruldu.

1945 – Yalta Konferansı sona erdi.

1959 – Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı.

1979 – Ayetullah Humeyni yanlıları, İran‘da yönetimi ele geçirdi.

2011 – Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, görevini orduya ve anayasa mahkemesine devrederek istifa etti.

Herakleios (ö. 641)

Thomas Edison (d. 1847)

Whitney Houston (ö. 2012)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 11

BAŞINI PENCEREDE UNUTMASIN

Hemşerileri bazen candan, bazen de sahte olarak Hoca’ya saygı gösterirler. Günün birinde sahte
saygı gösterenlerden biri Hoca’yı evine davet eder. Hoca da konumu gereği davete gider. Gider
gitmesine de eve yaklaşınca ev sahibinin başını pencereden içeriye doğru çektiğini görür.
Hiçbir şey olmamış gibi evin kapısına çalan Hoca;
“Komşu, komşu ben geldim.” deyince, kapının arkasından değiştirilmiş bir ses duyulur:
“Ah Hocam, ah! Evin sahibi buradaydı, az önce gitti, bensizin geldiğinizi söylerim,
mutlaka çok üzülecektir.”
Hoca bu söz karşısında iyice sinirlenir ve;
“Ev sahibine söyleyin, bir daha bir yere giderken başını pencerede unutmasın.” der.

Posted in Fıkralar | BAŞINI PENCEREDE UNUTMASIN için yorumlar kapalı
Şub 10

TARİHTE BUGÜN

10 Şubat:

1763 – İngiltereFransa ve İspanya arasında Paris Antlaşması imzalandı: Yedi Yıl Savaşı sona erdi.

1840 – Kraliçe Victoria ile Prens AlbertSt. James Sarayı şapelinde evlendiler.

1909 – II. Abdülhamid tahttan indirildi.

1916 – Alman İmparatorluğu ile Birleşik Krallık arasında Dogger Bank Muharebesi gerçekleşti.

2015 – 3 kişinin katledildiği Chapel Hill saldırısı gerçekleşti.

Bertolt Brecht (d. 1898)

Candan Erçetin (d. 1963)

Arthur Miller (ö. 2005)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 10

TARİHTEN DERS ALMAK

Sevr antlaşması 10 Ağustos 1920’de Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Çekoslovakya ile mağlup Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalandı.

“Sınırlar (Madde 27-36) ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a; Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye’ye (Fransız Mandası); Musul vilayeti en kuzeydeki kazası İmadiye (Duhok) dahil tamamen El Cezire’ye (Birleşik Krallık Mezopotamya Mandası, sonradan Irak) İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacak.

Boğazlar (Madde 37-61) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlar deniz trafiği içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunmadığı on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletler’in donanmalarını yardıma çağırabilecek.

Kürt Bölgesi (Madde 62-64) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek

İzmir (Madde 65-83) Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı İmparatorluğu egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için plebisit yapılacak

Ermenistan (Madde 88-93) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek.

ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

Arap ülkeleri ve Adalar (Madde 94-122) Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek

Azınlık Hakları (Madde 140-151) Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okul ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek.

Askeri Konular (Madde 152-207) Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri kuvveti, 35.000’i jandarma, 15.000’i özel birlik, 700’ü padişahın yanındaki güvenlik birliği olmak üzere 50.700 kişiyle sınırlı olacak ve ağır silahları bulunmayacaktı. Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi’nde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek.

Savaş Suçları (Madde 226-230) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak.

Borçlar ve Savaş Tazminatı (Madde 231-260) Osmanlı İmparatorluğu’nun mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacak.”

Kapitülasyonlar (madde 260-268) Osmanlı’nın 1914’te tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak.

Ticaret ve Özel Hukuk (madde 269-414) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek hükümlerini içeren bir antlaşmadır

Tarihten ders almayanlar tarihi bilmeyenlerdir.

Alıntı

Posted in Gündem | TARİHTEN DERS ALMAK için yorumlar kapalı
Şub 09

TARİHTE BUGÜN

9 Şubat:

474 – ZenoBizans imparatoru oldu.

1640 – IV. Murad‘ın ölümü üzerine Sultan İbrahim tahta çıktı.

1934 – Balkan Antantı imzalandı.

1969 – Boeing 747 ilk uçuşunu yaptı.

1971 – Apollo 14, üçüncü insanlı Ay yolculuğundan Dünya‘ya döndü.

Dostoyevski (ö. 1881)

Thomas Bernhard (d. 1931)

Prenses Margaret (ö. 2002)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 09

TÜRK EDEBİYATINDAN BİR ÖMER SEYFETTİN GEÇTİ

Türk edebiyatının dur durak bilmeden yazan önemli kalemlerinden Ömer Seyfettin vefatının 103.yılında sevenleri tarafından anılıyor.

“Kaşağı”, “Falaka”, “Diyet”, “Yalnız Efe”, “Pembe İncili Kaftan” ve “Perili Köşk” adlı kitapların da aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza atan, Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Ömer Seyfettin’in vefatının üzerinden 103 sene geçti.

Yüzbaşı Ömer Şevki Efendi ile Fatma Hanım’ın oğlu olan usta yazar, 11 Mart 1884’te Balıkesir’e bağlı Gönen’de dünyaya geldi.

Usta edebiyatçı, 7 yaşına kadar kaldığı Gönen’de, 4 yaşından itibaren medrese eğitimi veren mahalle mektebine gitti.

Babasının Ayancık’a atanmasının ardından sübyan mektebine başlayan yazar, verilen eğitimi beğenmeyen ailesi tarafından 1892’de İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırıldı.

RÜŞTİYEDE TİYATROYLA TANIŞTI
Ömer Şevki Efendi, kendisi gibi asker olmasını istediği oğlunu Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesi’ne yerleştirdi.

Rüştiyedeki eğitimi sırasında tiyatroyla tanışan ve yazmaya ilgi duyan Seyfettin, rüştiyeden arkadaşı Aka Gündüz ile Edirne Askeri İdadisi’nde eğitimine devam etti. Her iki okul, usta yazarın askeri kimliğinin yanı sıra edebiyata yönelmesinde önemli rol oynadı.

İdadinin son sınıfındayken, yazdığı şiirleri çeşitli dergilere gönderen Seyfettin’in ilk şiiri Mecmua-i Edebiyye’de yayımlandı.

JANDARMA ÖRGÜTÜNÜN İZMİR’DEKİ KURULUŞ ÇALIŞMALARINDA YER ALDI
Ömer Seyfettin, 1900’de İstanbul Kara Harp Okuluna girdi. Okuldan 1903’te mezun olan yazar, kura sonucu Kuşadası Redif Taburu’na atandı. Aynı yıl Kuşadası Redif Taburu’nda yaşanan karışıklıklar dolayısıyla göreve Kuşadası’nda değil Rumeli’de başladı.

Selanik ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de çeşitli görevlerde bulunan Seyfettin, elde ettiği başarılar nedeniyle iki liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından 6 Eylül 1904’te bağlı bulunduğu taburla Kuşadası’na döndü.

Askeri okullardaki eğitimini başarıyla tamamlayan Seyfettin, 1907’de İzmir’de açılan Jandarma Okulu’nda öğretmenlik yaptı ve jandarma örgütünün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında yer aldı. Burada “İzmir”, “Ahenk” ve “11 Temmuz” adlı gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı.

ÖNEMLİ YAZAR VE FİKİR ADAMLARINI TANIDI
Usta edebiyatçı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve Yakup Kadri gibi önemli yazar ve fikir adamlarını tanıdı ve idadiden arkadaşı Aka Gündüz’den sonra edebi çevresini genişletmeye başladı.

Baha Tevfik’in teşvikiyle Fransızcasını ilerleten Seyfettin’in, yazdığı birkaç Fransızca şiir, “Perviz” imzasıyla “Mercure de Soleil” mecmuasında yayınlandı. Aynı yıllarda, “Serbest İzmir”, “Sedad” ve “Muktebes” adlı süreli yayın organlarında yazı ve şiirleri okuyucuya ulaştı.

Ömer Seyfettin, ordudaki görevinden 1911’de ayrılarak Selanik’e gitti. Askeri rüştiyede başlayan şiir yazma merakı, artık merak olmaktan çıkarak hayatı boyunca devam ettirmek istediği bir uğraş haline geldi.

Selanik ve Manastır’da yayınlanan “Bahçe”, “Kadın”, “Hüsn ve Şiir”, “Tenkid” ve “Piyano” mecmualarına şiirler gönderen yazar, Fransız edebiyatından, özellikle Catulles Mendes’ten çeviriler de yaptı.

Ziya Gökalp, Seyfettin’in hayatını yakından etkileyen isimlerden biri oldu.

Edebiyat-ı Cedide topluluğuna uygun şiirler ya da Fransız edebiyatından çevirilerle meşgul olan usta kalem, daha önce bir iki deneme yaptığı hikâyeye bir daha vazgeçmemek üzere geri döndü.

Seyfettin ve arkadaşları, 1911’de “Genç Kalemler” dergisini okurla buluşturdu. Derginin ilk sayısında Seyfettin’in imzasız yazdığı “Yeni Lisan” adlı başmakale, milli edebiyatın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil etti. Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine dikkat çekilen makale ve dergi, Türk edebiyatının dönüm noktalarından biri olarak gösterildi.

BALKAN SAVAŞLARININ BAŞLAMASI ÜZERİNE TEKRAR ORDUYA DÖNDÜ
Yazar Seyfettin, Balkan Savaşlarının başlaması üzerine, yaklaşık bir yıllık yoğun matbuat ve edebi faaliyetten sonra tekrar orduya döndü.

Garp ordusunda önce Kosova’da Sırplara karşı, sonra Yanya’da Yunanlılara karşı yaklaşık beş ay savaşan Seyfettin, esir düştü ve Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında 10 ay kadar esaret hayatı yaşadı. Yazar, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döndü.

Esaret yıllarını tefekkür dönemi olarak değerlendiren usta edebiyatçı, bir taraftan hikâyeler kaleme alırken, diğer taraftan dil, kültür ve hayat üzerine düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.

“YENİ LİSAN” MAKALELERİNDE VÜCUT BULDU
Ziya Gökalp’le tanışmasının ardından memleket gerçeklerine yönelen yazar, ilk hikâyesini Balkanlardaki görevi sırasında tuttuğu günlüklerden hareketle “İrtica Haberi” adıyla Genç Kalemler’de yayınladı.

Seyfettin, 23 Şubat 1914’te askerlikten bir kez daha ayrılarak İstanbul’a döndü.

Kısa bir süre sonra annesini kaybeden yazar, “Türk Sözü” ile yeniden yazarlığa başladı ve bir süre de “Yeni Mecmua”nın yayın sorumluluğunu üstlendi.

Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapan yazar Seyfettin, Ali Canip ile kısa bir süre Tetkikat-ı Lisaniye’de encümen üyeliği yaptı.

Ömer Seyfettin, ders kitapları ve müfredat çalışmalarına katıldı, kaleme aldığı yazılarında ise yabancı okulların kapatılması ve bunların yerine milli okulların açılması yönünde görüşlerini dile getirdi.

Harbiye Nezareti’nin kültür ve sanat adamları için 1915’te Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katılan usta kalem, aynı yıl İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım’la evlendi. Çiftin, Hatice Fahire Güner adını verdikleri kızı, 1917’de dünyaya geldi. Seyfettin, çok uzun sürmeyen bu evliliğin ardından 1918’de yalnızlık ve bekârlık günlerine geri döndü.

YENİ MECMUA’DA EN ÜRETKEN YILLARINI YAŞADI
Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua’nın başında bulunduğu dönem, hikâyeciliği yönünden en üretken yıllar oldu. “Eski Kahramanlar” serisindeki hikâyelerini de yazdığı 1917-1918’de, 32 hikâyesi yayınlandı.

Usta hikâyeci ölümüne kadar geçen sürede bir taraftan sağlık problemleriyle uğraşırken, diğer yandan kalem faaliyetlerine ve öğretmenliğe devam etti. İşgal günlerinin acı ve endişesi içinde hastalığı ilerleyerek yatağa düştü.

Henüz 36 yaşındayken 6 Mart 1920’de şeker hastalığı nedeniyle vefat eden Seyfettin, Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedildi. Mezarlık tramvay garajı yapılınca, Seyfettin’in kabri 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.

150’YE YAKIN HİKÂYE KALEME ALDI
Ömer Seyfettin, ölümünden sonra bulunan el yazıları ve arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda yer alan 100’e yakın şiire imza attı.

Roman denemeleri “Ashab-ı Kehfimiz”, “Harem”, “Yalnız Efe” ve “Efruz Bey” ile 150 civarında hikâyeyi kaleme alan yazar, mensur şiir, fıkra, hatırat, mektup, makale ve çeşitli türlerdeki tercümelerden oluşan geniş bir külliyata imza attı.

Modern Türk hikâyeciliğinin kurulmasında öncü rol üstlenen Seyfettin, hikâyelerinin konularını belirlerken sadece kişisel tecrübesiyle sınırlı kalmadı.

Seyfettin, çocukluğundan itibaren okuduğu okullar, çalıştığı, gezip gördüğü yerlerde edindiği izlenimler, duyduğu, dinlediği olaylar, okuduğu kitapların yanında, yaşadığı devirdeki sosyal ve siyasi olaylar, Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyeti gibi konularla kaleme aldığı hikâyelerinin çerçevesini oluşturdu.

Alıntı

Posted in Hikayeler | TÜRK EDEBİYATINDAN BİR ÖMER SEYFETTİN GEÇTİ için yorumlar kapalı
Şub 08

TARİHTE BUGÜN

8 Şubat:

421 – III. ConstantiusHonorius‘la birlikte müşterek Batı Roma imparatoru oldu.

1587 – Kraliçe I. Elizabeth‘e suikast planlamakla suçlanan İskoçya Kraliçesi Mary Stuart, kafası kesilerek idam edildi.

1935 – Milletvekili seçimlerindeTürk kadını ilk kez seçme seçilme hakkını kullandı, meclise 18 kadın milletvekili girdi.

1963 – Irak‘ta, Abdüsselam Arif‘in önderliğindeki Baasçı subaylar yönetimi ele geçirdi.

1974 – Amerikan uzay istasyonu Skylab, uzayda 84 gün geçirdikten sonra dünyaya döndü.

Hülâgû Han (ö. 1265)

Jules Verne (d. 1828)

John Williams (d. 1932)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı