Eyl 10

TARİHTE BUGÜN

10 Eylül:

1509 – Marmara Denizi‘nde Büyük İstanbul depremi meydana geldi, binlerce kişi hayatını kaybetti ve 6 metre boyunda tsunami oluştu.

1623 – IV. Murad, Osmanlı tahtına çıktı ve on yedi yıllık saltanatı başladı.

1919 – I. Dünya Savaşı‘nın ardından Saint-Germain Antlaşması imzalandı.

1974 – Gine-Bissau‘nun bağımsızlık ilanı, Portekiz tarafından tanındı.

2002 – Geleneksel olarak tarafsız bir ülke olan İsviçre, Birleşmiş Milletler’in tam üyesi oldu.

Pier Angeli (ö. 1971)

Arthur Compton (d. 1892)

Tezer Özlü (d. 1943)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eyl 10

KÖTÜLÜK

KÖTÜLÜK

Kötü sözü Türkiye Türkçesine özgüdür. Bir de Gagavuz Türkçesinde vardır. Diğer Türk lehçelerinde yaman / caman kullanılır. Bazı lehçelerde pis, naçar, eybet gibi kelimeler de “kötü” anlamındadır. Ancak Türkiye dışındaki Türklerde yaygın kelime yaman’dır.

Kötü sözü büyük ihtimalle Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “pas” anlamında geçen kög kelimesinden +tü ekiyle yapılmıştır: kög+tü > köğtü > kötü.

Bugünkü Türkiye Türkçesinde kötü sözünün “fena, berbat, zararlı, tehlikeli, korkutucu, kaba” gibi anlamları vardır. Fakat sözlüklerde verilen anlamlar, hayatın içindeki bütün çağrışımları kapsamayabilir. Bunun için kelimelerin günlük hayatta ve edebî eserlerdeki kullanımlarına bakmak gerekir.

Kötülük aslında insanın içindeki “başkalarına zarar verme, insanları aşağılama, ezme, küçük düşürme” vb. duyguların bütünüdür. Bu duyguları besleyen kişilere eskiler bedhah derlerdi. Gençliğe Hitabe’de de geçen bu kelime için bulunan kötücül sözü güzel bir türetmedir. Bedhahlar / kötücüller, insanların, toplumların kötülüğünü isteyen kişilerdir.

Aslında tarifler, tanımlamalar yetmez. Kötülüğün ne olduğunu bazı örneklerle anlatmak daha açıklayıcı olur.

Hani mafya filmlerinde görürsünüz, kötü kişinin adamları, bir zavallının ellerini kollarını tutmuşlar, bağlamışlar veya zincirlemişlerdir. Kötü kişi de bu durumdaki zavallı adama durmadan yumruk ve tekme atmaktadır, hatta içindeki kötülük duygusunu yenemeyip orasına burasına delici ve kesici aletlerle vurmaktadır.

Yahut… Meramını anlatmak isteyen bir işçiyi üç beş adam yere yatırmıştır. Kötü kişi de durmadan adamın yüzünü gözünü, göğsünü tekmelemektedir, büyük bir hınçla tekmeler atmaktadır.

Veya… Yıllarca iş birliği yapılan bir adam iş birlikçisinin yanlışlarını anlatmış, bütün yanlışlıkları iş birlikçisinin talimatıyla yaptığını söylemiştir. Talimat veren güçlü ve makamı olan bir kişidir, adamları vardır. Konuşanı yakalatır, makamına getirtir, adamları vasıtasıyla yere yatırtır. Sonra da pabuçlarının sivrisiyle yerdeki adamın yüzünü, burnunu ezer. Bunu yaparken ruhundaki kötücül öz, bütün çizgileriyle yüzüne vurmuştur.

Bir başka sahne. Bütün güç kötücül adamın elindedir. Kendisi gibi kötücül adamlarla çevresinde dehşet yaratmakta, rakiplerini ezip sindirmektedir. Rakiplerden biri dilini sivriltmiş, meydan okumaya başlamıştır. Kötücül ruh harekete geçer. Elindeki bütün güçleri gerekli mevzilere yerleştirir. Başka kötüler, güçlü kötünün çevresinde kul olmaya çoktan razı olmuşlardır. Onların da bütün çıkarları kul olmaktan geçer.

O zaman makam sahibi bütün güçlerle, kötücül adamlarla harekete geçer ve meydan okuyan rakibini ezer. Kılıcı, kalkanı, topu tüfeği vardır. Yahut da bunların bugünkü karşılıkları neyse hepsi elindedir. Rakip aşağılanır, hırpalanır, ezilir, yok edilir.

Kötülük ruhun pası, çirkefidir. Ruhun kötülükleri yüze vurur, bir hortlak görüntüsü ortaya çıkar. Kötülükler bazen de ellere kollara, ayaklara yürür, çevreyi harabeye çevirir, yıkar, devirir, yok eder.

Dünyada kötülük olmasa idi ne iyi olurdu ama yazık ki kötüler, kötücüller, kötülükler hep var.

Alıntı: Ahmet B. Ercilasun

Posted in Hikayeler | KÖTÜLÜK için yorumlar kapalı
Eyl 09

TARİHTE BUGÜN

9 Eylül: İZMİR’İN KURTULUŞ GÜNÜ

1493 – Osmanlı ile Macaristan Krallığı destekli Hırvatistan Krallığı birleşik ordusu arasında Krbava Muharebesi gerçekleşti.

1922 – Başkomutanlık Meydan Muharebesi‘nin kazanılmasının ardından Türk Ordusu, işgal altında bulunan İzmir’e girdi.

1923 – Mustafa Kemal Atatürk tarafından Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu.

1945 – İkinci Çin-Japon Savaşı ya da Direniş Savaşı sona erdi.

1991 – Tacikistan, Sovyet Birliği‘nden bağımsızlığını ilan etti.

Aurelianus (d. 214)

Lev Tolstoy (d. 1828)

Kwon Ri-se (ö. 2014)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eyl 09

KRİPTO KÖPEKLERE SORUYORUM

KRİPTO KÖPEKLERE SORUYORUM

CİHAT PAŞAYA KARŞI NEDEN HAVLIYORSUNUZ?

(Son kelimesine kadar okumayan, bu sayfayı terk etsin)

Cihat Yaycı bu devletten makam istemedi.

Mevki istemedi.

Şöhret istemedi.

O, yalnızca Türk Milleti’nin hakkı yenmesin, vatanın bir karış toprağına, bir damla suyuna göz dikilmesin diye mücâdele etti.

Türkiye’nin yaklaşık 460 bin kilometrekarelik deniz ülkesini haritaya döktü.

Mavi Vatan’ı yalnızca bir kavram olarak bırakmadı; deniz hukuku, jeopolitik, enerji ve milli güvenlik temellerine dayanan bir devlet doktrini haline getirdi.

Türkiye ile Libya’nın denizden komşu olduğunu yıllar öncesinden ortaya koydu. Fikri geliştirdi, haritayı çizdi, bilimsel ve hukuki altyapıyı hazırladı. Sonunda Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Anlaşması imzalandı ve Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlama planı bozuldu.

Bütün bunları kendisi için mi yaptı?

Türk Boğazlarından geçiş ücretlerinde Altın Frank uygulamasını yıllarca savundu. Bu fikir hayata geçirildi. Türkiye’nin bugün yılda yaklaşık 1,5 MİLYAR DOLARA YAKIN GELİR elde etmesinin yolu açıldı.

Bunu kendisi için mi yaptı?

FETÖMETRE sistemini kurdu.

Amacı bir kişinin bile hakkının yenmemesiydi. Kurunun yanında yaş da yanmasın; FETÖ’cü olmayan hiç kimse FETÖ’cü çuvalına atılmasın ancak gerçek FETÖ’cü de aradan sıyrılıp kaçmasın istedi.

Ölçülebilir, denetlenebilir ve somut verilere dayanan bir sistem geliştirdi. Çünkü onun anlayışına göre adalet, hem suçsuzu korumak hem de suçlunun kaçmasına izin vermemektir.

Bunu kendisi için mi yaptı?

Sivas’ta Aziz Vlas adına dikilen ve tarihi gerçeklere dayanmayan uydurma anıtın peşine düştü. Aziz Vlas’ın orada bulunmadığını belgeleriyle ortaya koydu. Tarihi gerçeği ispatladı ve o anıtın sökülmesini sağladı. Çünkü Anadolu’nun tarihinin uydurma hikayelerle değiştirilmesine sessiz kalamazdı.

Bunu kendisi için mi yaptı?

Zürafa Adası’na uzaktan bakıp konuşmadı.

Bizzat bota bindi, dalgaları aşarak adaya gitti ve Türk bayrağını kendi elleriyle çekti.

Çünkü onun için bayrak yalnızca bir kumaş parçası değildir. Bayrak egemenliktir. Bayrak vatandır. Bayrak, “Burası sahipsiz değildir” demektir.

Bunu kendisi için mi yaptı?

Sümela’da, Gökçeada’da, Ayvalık’ta, Fener Rum Kilisesi meselesinde ve Anadolu’nun dört bir yanında aynı gerçeği haykırdı:

İbadete karşı değiliz.

İnanca karşı değiliz.

Restorasyona karşı değiliz.

Ancak dini kisve altında siyasi statü üretilmesine, Anadolu topraklarında yeni nüfuz ve egemenlik alanları oluşturulmasına, Türk tarihinin uydurma iddialarla yeniden yazılmasına karşıyız.

Gökçeada’nın dini ve siyasi bir merkeze dönüştürülmesine karşı çıktı.

Fener Rum Kilisesi’nin Lozan’ın tanımadığı devletler üstü ve “ekümenik” bir statü kazanmasına karşı çıktı.

Sümela’nın dini bir mekân olmaktan çıkarılarak siyasi gösteri alanına dönüştürülmesine karşı çıktı.

Ayvalık ve Anadolu’nun diğer bölgelerindeki tarihi yapıların yabancı siyasi projelerin araçları haline getirilmesine karşı çıktı.

Kıbrıs Türkü’nün azınlık haline getirilmesine karşı çıktı.

Batı Trakya Türklerinin kimliklerinin, okullarının, vakıflarının ve seçilmiş müftülerinin ellerinden alınmasına karşı çıktı.

Adalar Denizi’ndeki Türk haklarını savundu.

Gayri askeri statüdeki adaların silahlandırılmasını ve egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların işgal edilmesini gündeme taşıdı.

Montrö’yü savundu.

Mavi Vatan’ı savundu.

Türk bayrağını savundu.

Türk Milleti’nin hakkını savundu.

ŞİMDİ BU KRİPTO KÖPEKLERE SORMAK GEREKİYOR:

Siz bu Cihat Yaycı Paşamıza karşı niçin havlayıp salya döküyorsunuz?

Türkiye’nin yaklaşık 460 bin kilometrekarelik Mavi Vatan haritasını çizdiği için mi havlıyorsunuz?

Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nın fikrini ve hukuki temelini ortaya koyduğu için mi saldırıya geçtiniz?

Türkiye’nin Türk Boğazlarından yılda yaklaşık 1,5 milyar dolara yakın gelir elde etmesinin yolunu açan Altın Frank uygulamasını savunduğu için mi alçakça karalamaya çalışıyorsunuz?

FETÖ’cü olmayanı korumaya, gerçek FETÖ’cünün ise kaçmasını engellemeye çalıştığı için mi?

Zürafa Adası’na gidip Türk bayrağını çektiği için mi?

Sivas’ta tarihi gerçeklere dayanmayan uydurma bir anıtı söktürdüğü için mi?

Sümela’ya, Gökçeada’ya, Ayvalık’a, Kıbrıs’a ve Fener Rum Kilisesi üzerinden yürütülen siyasi projelere dikkat çektiği için mi?

CİHAT YAYCI PAŞAMIZ BÜTÜN BUNLARI KENDİSİ İÇİN YAPMADI.

Çocuklarımızın başı dik yaşaması, bayrağımızın özgürce dalgalanması, Türk Milleti’nin kendi vatanında kimseye boyun eğmemesi, milli ve kültürel değerlerinin yaşaması ve tüm mukaddeslerinin kıyamete kadar muhafazası için yaptı…

1000 sene sonra bu topraklarda doğacak olan kız çocuklarının iffet ve namuslarının selâmeti, yaptı…

CİHAT YAYCI PAŞAMIZIN ŞAHSİ BİR DAVASI YOKTUR.

O’nun davası Türk Milleti’nin davasıdır.

O’nun davası tam bağımsız Türkiye’dir.

O’nun davası Mavi Vatan’dır, Ege’de ki haklarımızdır.

SN. R.T. ERDOĞAN!

TÜM SİYÂSİ PARTİLERİN GENEL BAŞKANLARI!

VATANSEVER, MİLLİYETÇİ, MÜSLÜMAN OLDUĞUNU İDDİA EDEN MİLLETVEKİLLERİ!

YAZARLAR, AYDINLAR, AKADEMİSYENLER, STK’LAR VE ATATÜRKÇÜ GEÇİNEN EFENDİLER!

Cihat Yaycı Paşamızı yalnız bırakabilirsiniz.

Ancak bilin ki yalnız bıraktığınız yalnızca bir insan değildir.

Yalnız bıraktığınız; yaklaşık 460 bin kilometrekarelik Mavi Vatan’dır.

Yalnız bıraktığınız; Zürafa Adası’na çekilen Türk bayrağıdır.

Yalnız bıraktığınız; Türkiye’nin hakkı, hukuku ve geleceğidir.

Yalnız bıraktığınız; Zürafa Adası’na çekilen Türk bayrağıdır.

Yalnız bıraktığınız; Türkiye’nin hakkı, hukuku ve geleceğidir.

TÜRK MİLLETİ!

SON SÖZÜM SANADIR!

Ya, senin ırzın, namusun, vatanın, devletinin, egemenliğinin ve bayrağının gönderde dalgalanması, Ezan-ı Muhammediyenin minarelerimizden susmaması için gecesini gündüzüne katarak mücâdele eden Cihat YAYCI Paşamıza sahip çıkacaksın…

Ya da, bağımsızlık ve egemenliğinden, izzet ve şerefinden olarak, kendi öz vatanında PARYA OLACAKSIN!

Kaynak: ORHAN KILIÇOĞLU

Posted in Gündem | KRİPTO KÖPEKLERE SORUYORUM için yorumlar kapalı
Eyl 08

TARİHTE BUGÜN

8 Eylül

1380 – Kulikovskaya Muharebesi ile Birleşik Rus orduları ilk kez Altın Orda Devleti‘ne karşı zafer kazandı.

1504 – Michelangelo’nun Davut Heykeli, Floransa‘da açıldı.

1529 – Budin Kuşatması ile Kanuni Sultan Süleyman Budapeşte‘yi fethetti.

1954 – Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı, Filipinler‘in başkenti Manila‘da imzalanan bir pakt ile oluşturuldu.

1966 – Güney Batı İngiltere ile Galler‘i birbirine bağlayan Severn Köprüsü açıldı.

Bolognalı Katerina (d. 1413)

Aziz Sancar (d. 1946)

Amy Robsart (ö. 1560)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eyl 08

ADALETİ İDRAK ETMEK

ADALETİ İDRAK ETMEK

* * *

Arıyoruz hep birlikte insanlarda erdemi

Haksızlığa siper ettim düşüncemi gövdemi

Hak olsun hukuk olsun hepimizin gündemi

Hak hukuk adaleti idrak edip bilerek

* * *

Şeytanların emrinde nefisler esir, tutsak?

Bu hain nefisleri zindanlara biz tıksak

Derhal İbrahim olup bütün putları yıksak

Hak hukuk adaleti idrak edip bilerek

* * *

Hakk’ın bahşettiği o, güçlü sonsuz ilhamla

Öz bilimle akılla düşünceyle vicdanla

Yeri gelir savaşır kan dökeriz irfanla

Hak hukuk adaleti idrak edip bilerek

* * *

Her an vatan uğruna giden canın azmiyle

Bayrağına renk veren asil kanın azmiyle

Arının karıncanın kurdun kuşun azmiyle

Hak hukuk adaleti idrak edip bilerek

* * *

Hak için, hukuk için adaletin sorusu

Çalmalıdır davulu ötmelidir borusu

Yaşasın yüreklerde hakikatin korusu

Hak hukuk adaleti idrak edip bilerek

* * *

Kenan Şahbaz

Posted in Şiirlerim | ADALETİ İDRAK ETMEK için yorumlar kapalı
Eyl 07

TARİHTE BUGÜN

7 Eylül:

1782 – William Herschel, Satürn Bulutsusunu kendi tasarımı olan teleskopla keşfetti.

1822 – Portekiz sömürgesi Brezilya bağımsızlığına kavuştu.

1901 – Batı’nın Çin üzerindeki ekonomik ve siyasi etkisine karşı çıkan Boxer Ayaklanması sona erdi.

1927 – ABD‘li mucit Philo Farnsworth tamamen elektronik sistemle çalışan ilk televizyonu geliştirdi.

1940 – II. Dünya Savaşı: Nazi Almanyası Londra‘yı bombalamaya başladı. Gece bombardımanları 57 gün kesintisiz devam etti.

I. Elizabeth (d. 1533)

Kanuni Sultan Süleyman (ö. 1566)

Julie Kavner (d. 1950)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eyl 07

H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem

H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem

Eski Mısırlılardan beri insanlar arasında haberleşme aracı olarak kullanılan mektup, “Hitap, Giriş, Gelişme, Sonuç” şeklinde kendine özgü bir plan dahilinde yazılır.  Mektubun sonuç bölümünde genellikle iyi dilekler, selam, sevgi ve saygı ifade eden cümleler yer alır. 

20. Yüzyılın Türkçüleri arasında da mektup, vazgeçilmez bir haberleşme aracıdır. Ancak Türkçüler, mektuplarının sonunda, birçok kimsenin adını sayarak selâm gönderme yerine zaman zaman “Protokol caridir vesselâm…” şeklinde bir deyim kullanmışlardır. Hatta bu deyim, Türkçülerin “şüpheli” görüldükleri dönemlerde bazı “becerikli” ve “işgüzar” emniyet mensupları tarafından bir şifre olarak değerlendirildiği de nakledilmiştir.

İşte bu yazı dizisinde biz, bir ömür boyu Türklük uğruna kalemiyle mücadele eden bu yüzden şüpheli görülen, sürgüne gönderilen, tutuklanan, görevinden alınan Türkçülüğün bayraktarı N. Atsız’ı mektuplarıyla anacağız.

Altan Deliorman Tanıdığım Atsız kitabında öğretmeni Atsız hakkında şöyle der: “Atsız çeşitli yönleri bulunan bir şahsiyetti. Fikir adamı, yazar, şair, romancı, bilgin ve öğretmen olarak yaşadığı çağa kuvvetli tesirler vermişti. Fakat onun daha çok dâva adamı, ülkücü yönü, inancı uğrundaki kavgacı tarafı dikkat çekicidir. Zamanındaki ve kendisinden sonraki nesillere de en ziyade bu yönü ile etkili olmuştur. Türklüğe derin bir sevgi ile bağlanmak ve ona karşılıksız hizmet etmek fikrini yüceltmiştir.”[1]

Tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna ise bütün bir ömrünü Türklük uğruna mücadeleyle geçiren H. Nihal Atsız için “Şairlikten gelen ekseri yazarlar gibi Türkçeyi çok iyi kullananlardandı. Yalın, güzel ve açık bir dili vardı. Yüzlerce fevkalade, güzel fikir yazısı yazmıştır. Yazılarındaki şiddet dozu onu tanımayanları ürkütmüş, düşmanlarını korkutmuş; fakat aynı zamanda büyük bir hayran kitlesi kazandırmıştır.  Aslında mütevazı, mahcup, merdümgiriz (insanlardan uzak duran) idi…Gerçekten terbiyeli, samimi, nazik bir insandı… “der.[2]

İşte sahip olduğu bu güzellikleri ve özellikleri de yanına alan Atsız, 11 Aralık 1975’te bu fani dünyadan çekilip “yolların sonu” na ulaşırken geride Türk tarihi ve edebiyatı için muhteşem eserler bırakır.  Bu eserler ilk günkü gibi büyük ilgi görmektedir. Mesela Deli Kurt romanı 92., Ruh Adam 96., Bozkurtlar 150. baskısıyla   okuyucuların karşısına çıkarken Yolların Sonu isimli şiir kitabı ise 38. baskısıyla raflarda arzı endam etmektedir.  Bu verilerin ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Atsız’ın eserleri gelecek kuşakları da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.

Atsız’ın mektuplarında, mizah, hiciv ve sitem…

Evet, bu kısa giriş bölümünden sonra biz asıl konumuza gelelim ve Atsız’ın mektuplarında kısa kısa yolculuklar yaparak dostlarına gönderdiği mektuplardaki samimi dili, kıvrak ve ince zekâyı; mizahın, hicvin ve sitemin sarıp sarmaladığı kalemin gücünü keşfedelim. Gerçi Atsız’ın kalemindeki bu sihirli güç, yalnız mektuplarında değil kitaplarında, farklı gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarında da kendini apaçık göstermektedir.

Fakat biz bu yazımızda Atsız’ın sadece mektuplarını ele alacak onun iç dünyasında dolaşarak geçip giden yılların geride bıraktığı izleri takip edeceğiz.  Çünkü mektup insanın duygularını, düşüncelerini hiçbir zorlamaya gerek duymadan ortaya koyduğu apaçık bir yürek sesidir. Onlarda gizli kapıları aralayan efsunlu bir anahtar vardır.

Öyleyse gelin bu efsunlu anahtarla Yücel Hacaloğlu’nun hazırladığı Atsız’ın Mektupları’nı [3] bir bir açalım ve Atsız’ın insanı zaman zaman düşündüren, zaman zaman güldüren nükteli anlatımını, mizahın, hicvin ve sitemin keskin dilini birlikte görelim:

3 Haziran 1943 tarihli mektubuna “Kardeşim Mesud Koman”[4] diyerek başlıyor Atsız. Mektubun ilk paragrafından itibaren mizahın perdesi hemen açılıyor ve neredeyse tamamında nükteli sözler hedefini tam on ikiden vuruyor. Zaman zaman da hicvin acı okları düşünce dünyamıza birbiri ardınca saplanıyor.  Onun için bu mektuptan birkaç cümle almak yerine cimrilik yapmadan kocaman bir bölümünü servis etmek kanaatimce daha uygun olacak. Evet buyurun okuyalım:

“Bu sefer gayet geç cevap veriyorum. Böyle geç cevap vermeyi senden öğrendim ama görüyorsun ki üstâdını geçmiş şakirt durumundayım. Bunun sebebi nedir biliyor musun? Ankara’ya gittim. Sakın gülme! Senin sinemaya gitmen, Mükrimin Halil’in roman okuması, Bakî Gölpınarlı’nın evlenmesi ne kadar tuhafsa benim de Ankara’ya gitmem o kadar tuhaf. Bunu ben de bilmiyorum ama ne yapayım ki hakikat budur. Hem de daha tuhafını söyleye­yim mi? Sakın gülme ha!.. İş takibine gittim. Anlatayım da dinle:

Belki Tasvir ve Cumhuriyet gazetelerindeki ilânları görmüşsündür. 15 Mayıs’ta Türk Sazı adında aylık bir mecmuamız çıkacaktı. Nazlanan matbaacıyı ikna edip sıkıştırarak 14 Mayıs sabahı her şeyini hazır etmiştik. Bayilerle mukaveleler, ittifaklar, antlaşmalar yapmıştık. İspanya’da şatolar kuruyorduk. Fakat birdenbire Ankara’da Matbuat Umum Müdürlüğü’nden gelen bir telgrafla mecmuanın satışa çıkarılması men edildi. Mecmuanın imtiyazı Balı­kesir’de Reşide Sançar (kardeşim Necdet Sançar’ın refika­sı) tarafından alınmıştı; Ankara’dan gelen telgrafta şu iki nokta ileri sürülüyordu:

1.Her ne kadar Balıkesir vilâyeti Reşide Sançar’a imtiyaz vermişse de bilâhare Emniyet Umum Müdürlüğü’nün yaptığı tahkikat üzerine, Reşide Sançar’ın kimyâ öğretmeni olduğu anlaşılmış ve matbuat kanunu hükümlerine göre de memurlar ancak meslekî mecmua çıkarabileceklerinden imtiyazın usulsüz alındığı anlaşılmıştır.

2.İstanbul gazetelerine verilen ilânlarda, Türk Sazı, At­sız Mecmua’nın devamı olarak gösterilmiştir. Bu mecmua hükûmetçe kapatılmış olduğundan, onun devamı olarak başka bir mecmua çıkarılamaz.

Derhâl 64 lirayı gözden çıkararak Ankara’ya gittim. Selim Sarper’e dedim ki: “Memurlar meslekî mecmua çıkarırlar demek, ancak gayr-i siyâsî mecmua çıkarabilirler demektir. Bir kimyâ öğretmeninin kültürü, fikrî mecmua çıkarmağa müsaittir. (…) Sâniyen (ikinci olarak) Orhun mecmuası hükûmetçe kapatılmıştır, ama bu matbuat kanununa göre ancak ben başka bir mecmua çıkaramam. Bu fikri benimseyen başka birisi çıkarabilir.”

Sonuçta Türk Sazı birinci sayısından sonra bir daha ortaya çıkmaz, çıkamaz. Lakin mektup da mizah da burada bitmez. Gelin son perdeyi de seyredelim:

“Kardeşim! Bu Konya sana yaramıyor. Sen ya Ankara’da mebus ol yahut İstanbul’da sucu dükkânı aç. İstanbul’da iken sıhhatin iyiydi. Sana gıpta ederdim. Konya’da ise galiba sen bize gıpta ediyorsun.

Konya dergisi artık çıkmıyor mu? Bende en son 50’nci sayı var. 51, 52, 53, 1000, 15.000 falan çıkarsa isterim. Böyle dostluk olmaz. Vazifemiz, dostların çıkardığı mec­mua ve kitapları almak, çıkardığımız mecmua ve kitapları da onlara vermektir… Selamlar, sağlıklar ve iyi haberler dilerim.”

Evet bu mektubun sonrasında Atsız ve arkadaşları için sıkıntılı bir dönemin ayak sesleri duyulmaya başlar. Tarihe 1944 Irkçılık- Turancılık davası diye geçen garip sorgulamalar ve hürriyetten men edilen günler… 25 Ekim1945’e kadar demir parmaklıkların ardında yaşamak zorunda kalan 23 adam… Atsız’a 1949’a kadar devlette iş verilmez. Bu durumu Arif Türkdoğan Bey’e yazdığı 13.6.1946 tarihli mektubunun son paragrafında şöyle ifade eder:

“Irkçılık ve Türkçülük Dâvası hâlâ başlamadı. Bu başlamadığı için de bir baltaya sap olamıyoruz. Nejdet Sançar’ı öğretmenlikten kat’i surette çıkardılar. Demek ki bizim gibiler bu memlekete yaramıyor.

Selâmlarımı yollar, sağlıklar ve başarılar dilerim.”

23 Temmuz 1946’da Arif Türkdoğan Bey’e yazdığı bir başka mektubunda ise “Irkçılık-Turancılık Dâvası da 5 Ağustos’ta başlıyor. Bizim dâvamız, Ruslara kompliman yapmak yü­zünden çıkmıştı. Şimdi gazeteler, Rus aleyhinde kıyamet kadar neşriyat yapıyorlar. Binaenaleyh bu dâvanın da lehi­mizde neticelenmesi icap eder. Fakat bu hükûmetin hiçbir şeyine inanmak caiz olmadığı için karar verilinceye kadar itimatsızlığım devam edecek.” der.

16 Aralık 1948 tarihli mektubunu İsmail Hakkı Yılanlıoğlu[5]’na yazmış ve “Rahatsızlığı atlattığın için tebrik ederim. İnşallah bir daha gelmez.” demiş ardından da “Bizim hâlimize gelince: Ben gözlerimden şikâyetçiyim. İki profesör bir şey bulmadı. Mecburî bir de gâvura gideceğim.” diyerek sıkıntısını anlatırken bile gülümsetmeyi ihmal etmemiş. Ha, yine aynı mektubunda

Orhun dergisinin diriltilmesi için arkadaşına birtakım şartlar sunmuş: “İşte benim şartlarım bunlar. Kabul ederseniz ne âlâ. Etmezseniz ben ortada yokum. Zaten yok olmak üzereyim. Mücadelesiz hayat, beni mahvediyor” demiş ve mektubunu “protokollar caridir vesselâm.” diyerek bitirmiş.

İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na 9.09.1949’da yazdığı mektubunda ise “Ben, evvelce bildirdiğim gibi, sözde öğretmen, hakikatte tasnif memuruyum.”

25 Temmuz 1949’da devlet, nihayet Atsız’a öğretmenliğini iade etse de fiili görevi Süleymaniye Kütüphanesinde eski eserleri tasnif memurluğudur.

1 Ekim 1950 tarihli mektubunda da yine Yılanlıoğlu’na sesleniyor: “Bülbül ne çekerse dilinden çekermiş. Bizler de bülbülden başka her şeye benzediğimiz hâlde, yine dilimiz yüzünden çekiyoruz.” diyor ve uzunca bir mektup yazıyor. Bu mektubunda Yılanlıoğlu da dahil arkadaşlarına gereksiz konuştukları ve aramızda kalsın denilen sözleri hemen ortaya saçtıkları için fena kızıyor. Hatta mektubun bir yerinde bizim tarihimizden örnek verip Sadrazam’ın huzurunda yapılan gizli toplantılarda, Sadrazam konuşulanların faş edilmeyeceği hakkında ye­min verdirdiği hâlde, birkaç gün sonra o iki devletin Rusya ve Avusturya (yani Almanya) el­çileri Babıâli’ye gelerek, “Hakkımızda verdiğiniz şu ve bu kararları protesto ederiz.”, şeklinde beyanlarda bulunarak devleti hayrette bırakıyorlardı. Çünkü o zamanki rical de bizim Türkçüler gibi ağzı gevşek zevat olduklarından her şey dışarıya sızıyordu. Sen bile hiç lüzum yokken Tevet[6]’e ifşaatta bulunarak bizi kepaze ettin.” diyor.

Ayrıca mektupta Orkun dergisinin yükünü taşımaktan yorulduğunu; evde huzurunun kalmadığını dile getirip eşinin sitemlerini dile getiriyor: “Bedriye, Orkun’dan bizim eve bir fayda var mı? Benim yorgunluğum ve uykusuzluğum Orkun dergisiyle telâfi olunacak mı diye haklı olarak soruyor ve kendisine yardım edebileceğim saatleri mecmuaya hasrettiğim için kızıyor.” Ve daha birçok şeyi sıralayıp öfkeli bir boksör gibi Yılanlıoğlu’nu abandone edip ringden ayrılırken yine “Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun.” diyor.

19 Kasım 1951’de “Kardeşim Yılanlıoğlu,” diye başladığı mektubunun ilk paragrafında “Hastalığım sürüp gidiyor. 8 Eylül’den sonra 10 Kasım’da bir kriz daha geçirdim. Sonuncusu hafif geçti. Daha evvelki müthişti. Dokuz gün hastahânede yattım. İlâç parası çok gidiyor. Bilmem ne olacak.” diye içinde bulunduğu durumu dile getiren Atsız, “Fakat benim bildiğim bir şey var; ben artık bu memlekette, Türkçü denen adamlarla iş ve gönül birliği yapamam. Hastalığımın asıl sebebi üzüntüden doğuyor. Üzüntüye de Türkçülerin mânâsız hareketleri sebep oluyor. Ankara’dakilerden bazılarına göre biz Orkun’da kendi reklâmımızı yapıyormuşuz. Bunu Hürriyet gazetesinde Nihat Sami Banarlı[7]’da yazdı. (…)

Benim safrakesem şu illetten kurtulsa âdeta bahtiyar olacağız. Sizin de iyi olma­nızı dileriz. Protokol caridir.” diye bitirdiği mektubun ardında yine İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na 6 Aralık 1951’de bir mektup daha yazar; yine canı sıkılmıştır: “Artık kendi kabuğuma çekiliyorum.

Türkçülüğü kendi kendime yapacağım. Benim Türkçülüğüm, yarın için bir Türkçülüktür. Şimdi yarından daha sonrası için Türkçülük yapacağım. Evvelce de söylediğim gibi, artık benim için kendi fikirlerimden aziz hiçbir fikir yoktur. Yalnız kendi fikirlerimle müdafaamı yapacağım. Bağdaşmak, uzlaşmak, anlaşmak, uyuşmak artık bitti. Irkçılık-Turancılık tefrikasında kendi reklâmımı yaptığımı iddia edenlerle aynı safta bulunmak bana zillet gelir. Ne yapalım, ben bu kadarım. Ben millî dava uğrunda iktidarımda olanı yaptım, çekebileceğim çileyi çektim. İstikbalimi teptim ve sıhhatimi kaybederek hiçbir işe yaramaz hâle geldim. Bunun için mükâfat beklemiyordum ama bu kadar kötü kalplilik ve nankörlük de beklemiyordum.”

Evet “yüce dileğe doğru” yola çıkanlar bu sitem köprüsünden daha kaç kez geçecek, daha kaç kez nankörlük çukuruna düşecek Tanrı bilir, diyerek ve bazı yılları atlayarak 1958 yılına gelelim. Atsız’ın, “Kardeşim Kırzıoğlu”[8] diye başlayan 26 Eylül 1958 tarihli mektubunda sanki bir münzevi gibi dünyadan elini eteği çekmiş bir Atsız var. Yalnız ve çaresiz. İyi dilekler ve hâl hatır soran cümlelerden sonra yine nükteyle karışık hâlini arz eder: “Yaşım 54. Birçok Avrupa ve Asya Devletlerinden, daha yaşlıyım. Korkarım eserlerimi bitiremeden… Sana tavsiyem çok işe birden başlama… “diyerek Süleymaniye Kütüphanesindeki memuriyetini anlatır: “Kimseyi gördüğüm yok. Süleymaniye Kütüphânesi’ndeki softalar Şâhı Hâli Arıcan’la, Şamanîlik-Müslümanlık münakaşa­ları yapıyor ve onun dışında, hiçbir şeyle uğraşmıyorum. Ona, Manzum hicivler yazmağa başladım. Bir tânesini, sana da bildireyim:

Şimdiden Cennet’i tutmuş Arıcan,

Hûrîler emrine, âmâde onun.

Cümle âlem ya masondur ya gâvur;

Din, diyânet ve ilim sâde onun…

İşte bizim ahvâl-i perişânımız, bu merkezde.”

25.10.1963 tarihli mektubunun muhatabı Yücel Hacaloğlu’dur. Bu sefer ele aldığı konu ise memleketimizin bir başka derdidir.

“Gölköy’ü hakkında verdiğin bilgiyi çok ilgi çekici buldum. Ankara ilinde bu kadar iptidâî bir yer olacağını tahmin etmediğini söylüyorsun. Buna hiç şaşma.

Biz milletçe çok iptidâîyiz. Polatlı civarındaki iki Alman turistine yapılan canavarlığı tabiî okudun. Doğrusunu istersen, bu olayda millî bir utanç ve rezalet var. Bu utanç ancak bu iki canavarın halk tarafından linç edilmesiyle temizlenebilir ama o haysiyet, o şuur, o kan, o gayret nerede? Bu iradeyi bu Hitit sürüsünden mi bekleyeceğiz? Almanlar Almanya’daki 30.000 Türk işçisini bir anda kovsalar yerden göğe kadar hakları var. Mebus olsaydım bu iki Alman’ın ailelerine maddî tazminat vermek için kanun teklif ederdim ama bizim mebuslar, parti dalaşmaları arasında bilmem böyle bir işe vakit bulabilirler mi?

“Azizim Ali” diye başladığı 2 Ocak 1964 tarihli mektubunu Türkçüler Derne­ği’nin gençlik kolu yönetim kurulu üyesi olan ve askerliğini Hakkari’nin Çölemerik kasabasında yapan Ali Diktaş’a gönderir. Bu mektupta Ali Diktaş’ın yeni yılını kutlarken Türk milletini yakından ilgilendiren Kıbrıs konusuna değinir ve “İsmet Paşa çok geç kaldı. Atik davranıp Kıbrıs’a asker çıkarılsaydı hem Türk kırgını önlenir hem de Kıbrıs’ın taksimi işine derhâl gidilerek bugünkü güç durum hâsıl olmazdı.” der sonra da rutin haberleri sunar:

“Türkçüler Derneği, ayın on beşinde bir bülten çıka­racak. Aylık bir neşir organı. Sekiz sayfa olacak ve 100 kuruşa satılacak. Şimdiden 100 kuruşu hazırla. Bakalım tutunabilecek mi?

İstanbul’da iki defa çok miktarda yağmur yağdıktan sonra kaç gündür hava günlük güneşlik. Metre kareye 200 kilo kadar yağan yağmurlar bizim evi göl hâline getirdi. Ne diye insan olduk da ördek yaratılmadık diye düşündüm. Sen orada nasılsın? Hakkâri’nin iklimi sert mi?

Selâm ve sağlık dileklerimi gönderirim.”

Atsız, 7 Ocak 1964 tarihli mektubu Erk Yurtsever[9]’e, Türkistanlı bir hanımın bir fabrikada işe yerleştirilmesi için yazmış ve “İşte hikâyât bundan ibaret. İstersen bir de kübik şiir yazayım, diyerek bitirmiş: “Biz/ Hepimiz /Biliriz:/Hayat/ Bayat / Bir katakulliyat/ tan ibaret” Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun.”

“Azizim Hacaloğlu,” diye başladığı mektubun tarihi ise 3 Nisan 1964’tür.

“Evvelâ nisan-ı şerîfi­ni tebrik ederim. İstanbul’a bahar geldi, hem de biraz fazla geldi. Arkasından elbet bir oyun edecek ama biz kömürü, odunu bitirerek birkaç gün evde palto ile oturduğumuz için şimdilik hayatımızdan memnunuz. Hayatından mem­nun olmayan bir Çavuşoğlu var. Onun da sebebi malûm. Söz aramızda, bu aşk Çavuşoğlu’nu bunaltmaya bile baş­ladı.

Ötüken’in 3. sayısındaki yazım Nurcuları çileden çıkar­mış. Beni öldüreceklermiş. Hükûmet de bunlar aleyhinde kanun hazırlıyor ama önce adı, “geri cereyanlarla müca­dele” iken sonradan “zararlı cereyanlarla mücadele” oldu. Tabiî Türkçülük de zararlı olduğu için o da bu kanunun şümulüne girecek. Bakalım felek neler gösterecek?

Buğra’nın[10] tatiline 8 hafta kaldı. Fakat havalar güzel ol­duğu için adam havalı. Güneş batıncaya kadar gezip on­dan sonra çalışmaya başlıyor. Şimdilik ders durumunda vahamet yok ama cebir ve hendeseden gelecek yazılı yok­lama notları işi değiştirebilir.

Selâm ve sağlık dilekleri. Çevreyi iyi etüt et. Sonra makaleler yazarsın.”

20 Ekim 1964 tarihli mektupta muhatabı yine Yücel Hacaloğlu,

14 tarihli mektubunu aldım. Vefakârlığına teşekkür ederim. (…) Sen oranın sıcağından şikâyet ediyorsun. Ben bugün pencereden bizim bahçeye bakınca bayağı korktum: Erik ağacı çiçek açmış. Bu ayda böyle re­zalet olur şey değil. Kıyamet mi kopacak nedir?

Çavuşoğlu[11] telefon etti. Artık aşkından kurtulmuş. Burnundan ameliyat ola­cakmış. Et aldıracakmış. Bu gibi ârızaların gençlikte aldı­rılmasının fazileti hakkında kendisine nutuk çektim. Za­ten fonksiyonumuz bu: Öğüt vermek. Dinleyen yok ama olsun. Biz yine öğüt vermekte devam ediyoruz…

Kaynaklar:

[1] Altan Deliorman, “Tanıdığım Atsız” Boğaziçi Yayınları, İst. 1978, s. 6

[2] Yavuz Bülent Bâkiler, “Sorgulamalar, Savunmalar” Türk Ed. Vak. İst. 2010 s. 42

[3] Yücel Hacaloğlu, “Atsız’ın Mektupları” Ötüken Neşriyat, İst. 2013

[4] Mesud Koman (?-1979): Konya Millî Kütüphane Müdürü

[5] İsmail Hakkı Yılanlıoğlu (1918-1993): Askerî veteriner hekim, siyasetçi ve şair.

[6] Fethi Tevetoğlu (1916-1989): Doktor, siyasetçi.

[7] Nihad Sâmi Banarlı (1907-1974): Edebiyat tarihçisi, eğitimci ve yazar.

[8] Fahreddin Kızıoğlu (1917-2005): Tarihçi yazar

[9] Erk Yurtsever (1934-2017): Yazar, şair

[10] Buğra, Atsız’ın küçük oğlu.

[11] Mehmet Çavuşoğlu (1936-1987): Yazar, akademisyen, edebiyat tarihçisi

Posted in Gündem | H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem için yorumlar kapalı
Eyl 06

TARİHTE BUGÜN

6 Eylül:

394 – Doğu Roma ile Batı Roma arasındaki Frigidus Muharebesi sona erdi.
1914 – I. Dünya Savaşı: I. Marne Muharebesi başladı.
1930 – Arjantin’in radikal başkanı Hipólito Yrigoyen askeri darbeyle devrildi.
1968 – Svaziland bağımsızlığını ilan etti.
1991 – Sovyetler Birliği’nden ayrılan Estonya, Letonya ve Litvanya resmen tanındı.
John Dalton (d. 1766)
II. Petar (d. 1923)
Luciano Pavarotti (ö. 2007)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Eyl 06

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Dünyanın hiçbir askerinde, Türk askerindeki kabiliyetin, cesaretin yarısı yoktur.” Helmuth von Moltke
 Prusyalı mareşal

* “Çoğu insan gerçeği değil, huzuru arar.” Carl Jung

* “Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insan, asla kontrol edilemez.” Fyodor Dostoyevski

* “Kapitalist topluma dışarıdan bakıldığında bir META (Yararlanılan ve satışa hazır, satılan, satılmak için üretilen şey.) halinde görülür. Yani insanların her şeyinin satılık hale gelmesi. Bir gün gelecek insanın onuru bile satışa çıkacak, satılık olmayan hiçbir şey kalmayacak! Her şeyin bir fiyatı olacak.” Karl Marks
Cehennem, her şeyin satılık olduğu yerdir!

* “Yokluğunuz fark edilmiyorsa varlığınız kâinata yüktür.” Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

* “Tanrıya inanan insan olmak kolay. Asıl zorluk Tanrı’nın inanacağı insan olmak.” Albert Einstein

Posted in Atasözleri Vecizeler | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı