Şub 09

TARİHTE BUGÜN

9 Şubat:

474 – ZenoBizans imparatoru oldu.

1640 – IV. Murad‘ın ölümü üzerine Sultan İbrahim tahta çıktı.

1934 – Balkan Antantı imzalandı.

1969 – Boeing 747 ilk uçuşunu yaptı.

1971 – Apollo 14, üçüncü insanlı Ay yolculuğundan Dünya‘ya döndü.

Dostoyevski (ö. 1881)

Thomas Bernhard (d. 1931)

Prenses Margaret (ö. 2002)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 09

TÜRK EDEBİYATINDAN BİR ÖMER SEYFETTİN GEÇTİ

Türk edebiyatının dur durak bilmeden yazan önemli kalemlerinden Ömer Seyfettin vefatının 103.yılında sevenleri tarafından anılıyor.

“Kaşağı”, “Falaka”, “Diyet”, “Yalnız Efe”, “Pembe İncili Kaftan” ve “Perili Köşk” adlı kitapların da aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza atan, Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Ömer Seyfettin’in vefatının üzerinden 103 sene geçti.

Yüzbaşı Ömer Şevki Efendi ile Fatma Hanım’ın oğlu olan usta yazar, 11 Mart 1884’te Balıkesir’e bağlı Gönen’de dünyaya geldi.

Usta edebiyatçı, 7 yaşına kadar kaldığı Gönen’de, 4 yaşından itibaren medrese eğitimi veren mahalle mektebine gitti.

Babasının Ayancık’a atanmasının ardından sübyan mektebine başlayan yazar, verilen eğitimi beğenmeyen ailesi tarafından 1892’de İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırıldı.

RÜŞTİYEDE TİYATROYLA TANIŞTI
Ömer Şevki Efendi, kendisi gibi asker olmasını istediği oğlunu Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesi’ne yerleştirdi.

Rüştiyedeki eğitimi sırasında tiyatroyla tanışan ve yazmaya ilgi duyan Seyfettin, rüştiyeden arkadaşı Aka Gündüz ile Edirne Askeri İdadisi’nde eğitimine devam etti. Her iki okul, usta yazarın askeri kimliğinin yanı sıra edebiyata yönelmesinde önemli rol oynadı.

İdadinin son sınıfındayken, yazdığı şiirleri çeşitli dergilere gönderen Seyfettin’in ilk şiiri Mecmua-i Edebiyye’de yayımlandı.

JANDARMA ÖRGÜTÜNÜN İZMİR’DEKİ KURULUŞ ÇALIŞMALARINDA YER ALDI
Ömer Seyfettin, 1900’de İstanbul Kara Harp Okuluna girdi. Okuldan 1903’te mezun olan yazar, kura sonucu Kuşadası Redif Taburu’na atandı. Aynı yıl Kuşadası Redif Taburu’nda yaşanan karışıklıklar dolayısıyla göreve Kuşadası’nda değil Rumeli’de başladı.

Selanik ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de çeşitli görevlerde bulunan Seyfettin, elde ettiği başarılar nedeniyle iki liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından 6 Eylül 1904’te bağlı bulunduğu taburla Kuşadası’na döndü.

Askeri okullardaki eğitimini başarıyla tamamlayan Seyfettin, 1907’de İzmir’de açılan Jandarma Okulu’nda öğretmenlik yaptı ve jandarma örgütünün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında yer aldı. Burada “İzmir”, “Ahenk” ve “11 Temmuz” adlı gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı.

ÖNEMLİ YAZAR VE FİKİR ADAMLARINI TANIDI
Usta edebiyatçı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve Yakup Kadri gibi önemli yazar ve fikir adamlarını tanıdı ve idadiden arkadaşı Aka Gündüz’den sonra edebi çevresini genişletmeye başladı.

Baha Tevfik’in teşvikiyle Fransızcasını ilerleten Seyfettin’in, yazdığı birkaç Fransızca şiir, “Perviz” imzasıyla “Mercure de Soleil” mecmuasında yayınlandı. Aynı yıllarda, “Serbest İzmir”, “Sedad” ve “Muktebes” adlı süreli yayın organlarında yazı ve şiirleri okuyucuya ulaştı.

Ömer Seyfettin, ordudaki görevinden 1911’de ayrılarak Selanik’e gitti. Askeri rüştiyede başlayan şiir yazma merakı, artık merak olmaktan çıkarak hayatı boyunca devam ettirmek istediği bir uğraş haline geldi.

Selanik ve Manastır’da yayınlanan “Bahçe”, “Kadın”, “Hüsn ve Şiir”, “Tenkid” ve “Piyano” mecmualarına şiirler gönderen yazar, Fransız edebiyatından, özellikle Catulles Mendes’ten çeviriler de yaptı.

Ziya Gökalp, Seyfettin’in hayatını yakından etkileyen isimlerden biri oldu.

Edebiyat-ı Cedide topluluğuna uygun şiirler ya da Fransız edebiyatından çevirilerle meşgul olan usta kalem, daha önce bir iki deneme yaptığı hikâyeye bir daha vazgeçmemek üzere geri döndü.

Seyfettin ve arkadaşları, 1911’de “Genç Kalemler” dergisini okurla buluşturdu. Derginin ilk sayısında Seyfettin’in imzasız yazdığı “Yeni Lisan” adlı başmakale, milli edebiyatın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil etti. Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine dikkat çekilen makale ve dergi, Türk edebiyatının dönüm noktalarından biri olarak gösterildi.

BALKAN SAVAŞLARININ BAŞLAMASI ÜZERİNE TEKRAR ORDUYA DÖNDÜ
Yazar Seyfettin, Balkan Savaşlarının başlaması üzerine, yaklaşık bir yıllık yoğun matbuat ve edebi faaliyetten sonra tekrar orduya döndü.

Garp ordusunda önce Kosova’da Sırplara karşı, sonra Yanya’da Yunanlılara karşı yaklaşık beş ay savaşan Seyfettin, esir düştü ve Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında 10 ay kadar esaret hayatı yaşadı. Yazar, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döndü.

Esaret yıllarını tefekkür dönemi olarak değerlendiren usta edebiyatçı, bir taraftan hikâyeler kaleme alırken, diğer taraftan dil, kültür ve hayat üzerine düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.

“YENİ LİSAN” MAKALELERİNDE VÜCUT BULDU
Ziya Gökalp’le tanışmasının ardından memleket gerçeklerine yönelen yazar, ilk hikâyesini Balkanlardaki görevi sırasında tuttuğu günlüklerden hareketle “İrtica Haberi” adıyla Genç Kalemler’de yayınladı.

Seyfettin, 23 Şubat 1914’te askerlikten bir kez daha ayrılarak İstanbul’a döndü.

Kısa bir süre sonra annesini kaybeden yazar, “Türk Sözü” ile yeniden yazarlığa başladı ve bir süre de “Yeni Mecmua”nın yayın sorumluluğunu üstlendi.

Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapan yazar Seyfettin, Ali Canip ile kısa bir süre Tetkikat-ı Lisaniye’de encümen üyeliği yaptı.

Ömer Seyfettin, ders kitapları ve müfredat çalışmalarına katıldı, kaleme aldığı yazılarında ise yabancı okulların kapatılması ve bunların yerine milli okulların açılması yönünde görüşlerini dile getirdi.

Harbiye Nezareti’nin kültür ve sanat adamları için 1915’te Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katılan usta kalem, aynı yıl İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım’la evlendi. Çiftin, Hatice Fahire Güner adını verdikleri kızı, 1917’de dünyaya geldi. Seyfettin, çok uzun sürmeyen bu evliliğin ardından 1918’de yalnızlık ve bekârlık günlerine geri döndü.

YENİ MECMUA’DA EN ÜRETKEN YILLARINI YAŞADI
Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua’nın başında bulunduğu dönem, hikâyeciliği yönünden en üretken yıllar oldu. “Eski Kahramanlar” serisindeki hikâyelerini de yazdığı 1917-1918’de, 32 hikâyesi yayınlandı.

Usta hikâyeci ölümüne kadar geçen sürede bir taraftan sağlık problemleriyle uğraşırken, diğer yandan kalem faaliyetlerine ve öğretmenliğe devam etti. İşgal günlerinin acı ve endişesi içinde hastalığı ilerleyerek yatağa düştü.

Henüz 36 yaşındayken 6 Mart 1920’de şeker hastalığı nedeniyle vefat eden Seyfettin, Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedildi. Mezarlık tramvay garajı yapılınca, Seyfettin’in kabri 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.

150’YE YAKIN HİKÂYE KALEME ALDI
Ömer Seyfettin, ölümünden sonra bulunan el yazıları ve arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda yer alan 100’e yakın şiire imza attı.

Roman denemeleri “Ashab-ı Kehfimiz”, “Harem”, “Yalnız Efe” ve “Efruz Bey” ile 150 civarında hikâyeyi kaleme alan yazar, mensur şiir, fıkra, hatırat, mektup, makale ve çeşitli türlerdeki tercümelerden oluşan geniş bir külliyata imza attı.

Modern Türk hikâyeciliğinin kurulmasında öncü rol üstlenen Seyfettin, hikâyelerinin konularını belirlerken sadece kişisel tecrübesiyle sınırlı kalmadı.

Seyfettin, çocukluğundan itibaren okuduğu okullar, çalıştığı, gezip gördüğü yerlerde edindiği izlenimler, duyduğu, dinlediği olaylar, okuduğu kitapların yanında, yaşadığı devirdeki sosyal ve siyasi olaylar, Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyeti gibi konularla kaleme aldığı hikâyelerinin çerçevesini oluşturdu.

Alıntı

Posted in Hikayeler | TÜRK EDEBİYATINDAN BİR ÖMER SEYFETTİN GEÇTİ için yorumlar kapalı
Şub 08

TARİHTE BUGÜN

8 Şubat:

421 – III. ConstantiusHonorius‘la birlikte müşterek Batı Roma imparatoru oldu.

1587 – Kraliçe I. Elizabeth‘e suikast planlamakla suçlanan İskoçya Kraliçesi Mary Stuart, kafası kesilerek idam edildi.

1935 – Milletvekili seçimlerindeTürk kadını ilk kez seçme seçilme hakkını kullandı, meclise 18 kadın milletvekili girdi.

1963 – Irak‘ta, Abdüsselam Arif‘in önderliğindeki Baasçı subaylar yönetimi ele geçirdi.

1974 – Amerikan uzay istasyonu Skylab, uzayda 84 gün geçirdikten sonra dünyaya döndü.

Hülâgû Han (ö. 1265)

Jules Verne (d. 1828)

John Williams (d. 1932)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 08

NECİP TÜRK MİLLETİ!

Beklenen gür sesin duyulsun artık

Niçin kör düğümü çözemiyorsun?

Sabrın bu kadarı bunaltır seni

Yurdunu rahatça gezemiyorsun.

* * *

Farkında olmadan aşınmaktasın

Öyle dalgınsın ki kaşınmaktasın(!)

Dikkat; yalnızlığa taşınmaktasın!

Geleceği çabuk sezemiyorsun.

* * *

Senin erkek sesin demiri biçer

Sen istersen her şey hazrola geçer

Hürriyet adındır kalmazsın naçar

Hainleri hâlâ dizemiyorsun.

* * *

Yanılıp şaşıp ta koklama eter

Aç gözünü tek, tek incele yeter

Yarınlar olmasın bugünden beter

Batı denizinde yüzemiyorsun.

* * *

Bir terbiye edebilsem donsuzu(!)

Getirmek amacım sana sonsuzu

Kendini, yurdunu satan kansızı

Bir kalemde olsun çizemiyorsun.

* * *

Bilirim çizmeyi aşmamak lazım

Mevsimi gelmeden taşmamak lazım

Sendeki bu sabra şaşmamak lazım

Lakin pislikleri süzemiyorsun.

* * *

Söküp at içinden asalakları

Sende hak, adalet, insan hakları

Seferber ederek gönlü pakları

Gençliği özünle bezemiyorsun

* * *

Senin Mohaç… Varna… Çaldıran’ın… Var

Malazgirt’te yiğit Alparslan’ın var

Çanakkale denen bir destanın var

Niçin mikropları ezemiyorsun?

* * *

Uyan artık uyan, bitsin bu yasın

Çelikten gövdende kalmasın pasın

Daha atmadı mı kafanda tasın?

Ne zamandır destan yazamıyorsun.

* * *

Kenan Şahbaz

Posted in Şiirlerim | NECİP TÜRK MİLLETİ! için yorumlar kapalı
Şub 07

TARİHTE BUGÜN

7 Şubat:

1921 – Türkiye‘de, Resmî Gazete‘nin ilk sayısı yayımlandı.

1974 – Grenadaİngiltere‘den bağımsızlığını kazandı.

1992 – Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi ülkeler arasında, Avrupa Birliği‘ni oluşturan Maastricht Antlaşması imzalandı.

1995 – 11 Eylül saldırılarının baş mimarı olmakla suçlanan Remzi YusufPakistan‘da tutuklandı.

1999 – II. AbdullahÜrdün kralı oldu.

Thomas More (d. 1478)

Charles Dickens (d. 1812)

Li Wenliang (ö. 2020)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 07

“TÜRK BODUN, ÖRÜ TUR! ‘TÜRK MİLLETİ, AYAĞA KALK!”

Devlet Bahçeli’nin, örgütünü dağıtmak gerekçesiyle de olsa Öcalan’ı TBMM’de konuşmaya çağırdığı ve onun affedilebileceğinden söz ettiği 22 Ekim 2024 tarihi, Türk milliyetçiliği için bir utanç günü olmuştur. Türk milliyetçileri ve ülkücüler böyle bir teklifi kabul edemez. Bahçeli artık MHP seçmeni tarafından Türk milliyetçilik hareketinin dışına çıkarılmalıdır.

Öte yandan CHP Genel Başkanı da Demirtaş’a giderek ve tuhaf konuşmalar yaparak el yükseltmeye devam ediyor. Atatürk’ün kurduğu partinin Atatürkçü ve ulusalcı seçmenleri de bu tutumu kabul edemez. CHP seçmeni, partisini Atatürk yoluna çekmek için harekete geçmelidir.

AKP, CHP, MHP Türkiye’nin çözülmesi konusunda aynı yola girmiş görünüyor. İkisi İmralı’dan, birisi Edirne’den yardım bekliyor.

Bu durumda Türk milleti, daha ne bekliyorsun? “Bu ülke Türk ülkesidir ve hiç kimse ile ortaklık kabul edilemez.” demek için daha ne bekliyorsun?

Ataların diline ve ruhuna sığınıyorum: Türk bodun, örü tur! Türk milleti, ayağa kalk!

Atalar, ta Orhun vadilerinden gelip on binlerce şehit kanı dökerek bu ülkeyi vatan edindi. Kan dökerek, ter akıtarak bu toprakları vatan edindi. Erzurum’a, Diyarbakır’a, Sivas’a, Konya’ya, Aydın’a, Bursa’ya, Edirne’ye, İstanbul’a ve her karış toprağa binlerce mabet ve mimari eser inşa ederek bu ülkeyi yurt edindi. Türkülerle, bozlaklarla, nefeslerle, şarkılarla bu ülkenin ruhuna Türklüğü işledi. Şimdi kim, nereden gelip senin vatanına ortak oluyor? Türk bodun, düşün ve sorgula! Kimin malını kime veriyorlar?

Tıpkı Oğuz Kağan’ın önüne düştüğü gibi, 20. yüzyılın başında Türk milletinin önüne bir bozkurt daha düşüp yol gösterdi. “Geldikleri gibi giderler.” dedi ve ardına düşen Mehmetçik, can vererek, kan dökerek Türkiye denilen bu aziz vatanı yeniden kurdu. Kimin toprağını kime veriyorlar? Türk bodun, düşün ve ayağa kalk!

Türk milletinin önüne düşecek oluşum ve yapılaşmalar da harekete geçmelidir. Başta İYİ Parti ve Zafer Partisi olmak üzere bütün milliyetçi / ulusalcı parti ve kuruluşlar iş birliği yaparak bir çekim merkezi hâline gelmelidirler. Bu da olmazsa ey Türk, iş başa düşmüş demektir:

Demokrasi yolları açıktır. Yazıp çizebilirsin. Teşkilatlanabilirsin. Meydanlarda gösteri yapabilirsin. Her gün belli bir saatte “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye haykırabilirsin.

Mesela her gün 12:30’da İzmir’in dağlarında çiçekler açabilir ve bu güzel marşımız bütün vatanın mavi göklerini doldurabilir:

İzmir’in dağlarında çiçekler açar

Altın güneş orda sırmalar saçar

Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa

Adın yazılacak mücevher taşa.

Alıntı: Ahmet B. Ercilasun

Posted in Gündem | “TÜRK BODUN, ÖRÜ TUR! ‘TÜRK MİLLETİ, AYAĞA KALK!” için yorumlar kapalı
Şub 06

TARİHTE BUGÜN

6 Şubat:

1840 – Yeni Zelanda‘nın kuruluş belgesi olarak da adlandırılan Waitangi Antlaşması imzalandı.

1862 – Amerikan İç Savaşı sırasında Fort Henry Muharebesi gerçekleşti.

1922 – Washington Denizcilik Antlaşması imzalandı.

1952 – II. Elizabeth, babası VI. George‘un ölümü üzerine İngiltere kraliçesi oldu.

2023 – Türkiye‘de Kahramanmaraş depremleri gerçekleşti.

Eva Braun (d. 1912)

Gustav Klimt (ö. 1918)

Bob Marley (d. 1945)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 06

“TÜRK SORUNU”

Bazen bir ülkenin fotoğrafını çekmek için uzun raporlara gerek kalmaz.
Tek bir cümle yeter.

Bir kürsü…
Bir mikrofon…
Ve o cümle; “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya dönene kadar tavrımız net.”

Bu söz herhangi bir marjinal yapıdan gelmedi.
Devletle kavgalı bir örgütten de çıkmadı.

Kendini Türk milliyetçiliğinin merkezi olarak tanımlayan bir partinin genel başkanı söyledi.

Daha acısı?

Salonda kıyamet kopmadı!

***

Bu ülkede yıllarca “Kürt sorunu” dediler.
“Alevi sorunu” dediler.
“Demokrasi sorunu” dediler.

Ama kimse dönüp şu cümleyi kurmaya cesaret edemedi: “Asıl sorun, Türk’e sorun muamelesi yapılmasıdır.”

Bugün geldiğimiz noktada mesele terör değildir.
Mesele güvenlik değildir.
Mesele müzakere tekniği hiç değildir.

Mesele çok daha çıplaktır; bu ülkede bazı çevreler için Türk kimliği başlı başına bir problem olarak görülmektedir.

Ve daha vahimi…

Devleti yönetenler bu zihniyetle kavga etmek yerine, onu memnun etmeye çalışmaktadır(!)

Bize yıllardır aynı masal anlatılıyor: “Silahlar sussun, gerisi hallolur.”

Hayır.

Asıl tehlike silah değil.

Silahı tutan elin arkasındaki fikirdir.

O fikir ne diyor?

Türk kimliği Anayasa’dan çıksın, vatandaşlık tanımı değişsin, üniter yapı tartışılsın, devletin kuruluş felsefesi tasfiye edilsin…

Yani açık açık; “Bu devlet Türk’ün devleti olmasın” diyorlar.

Şimdi soralım; Böyle bir taleple gelen yapı, sadece “kan dökmekten vazgeçti” diye nasıl meşrulaştırılabilir?

Devleti hedef alan bir ideolojiye, sırf silah bırakıyor diye nasıl saygı duyulabilir?

Bu akılla izah edilebilir mi?

***

“Eşit yurttaşlık” diyorlar.

Kulağa hoş geliyor.

Ama dikkat edin…

Bu ülkede zaten herkes hukuk önünde eşit vatandaş.

Kimseye “eksik vatandaş” denmiyor.

O zaman neyi değiştirmek istiyorlar?

Asıl dertleri eşitlik değil.

Asıl dertleri; Türk adını silmek.

Çünkü onların sözlüğünde “eşit yurttaşlık” şu demek; Türk’ü kurucu kimlik olmaktan çıkar, Türk’ü sıradanlaştır, Türk’ü görünmez yap.

Yani çoğunluğu azınlık psikolojisine mahkûm et!

Bu bir hak talebi değil.

Bu doğrudan siyasi mühendisliktir.

Barış iki meşru taraf arasında olur.

Devletle terör örgütü arasında barış olmaz.

Orada ancak iki ihtimal vardır; ya mücadele, ya teslimiyet.

Siz; terörün sembol isimlerini “umut” diye anıyorsanız, devleti hedef alan talepleri “müzakere başlığı” yapıyorsanız, katilleri muhatap kabul ediyorsanız bu barış değildir.

Bu, adım adım geri çekilmektir. Ve her taviz, bir sonrakini doğurur.

Çünkü terör örgütleri şunu bilir; kan dökerek alamadığını, siyasetle alabilir.

***

“Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya dönene kadar tavrımız net.”

Bu sözler, Türk milliyetçiliği iddiasındaki bir partinin kürsüsünden söyleniyor.

İtiraz yok.

Rahatsızlık yok.

Hesap sorma yok.

Oysa milliyetçilik tam da böyle zamanlarda omurgalı duruştur.

Eğer “Türk” kelimesi pazarlık konusu oluyorsa ve milliyetçiler susuyorsa, ortada bir temsil krizi vardır.

İşte tam olarak Türk sorunu budur.

Türk’ün kendi ülkesinde, kendi devletinde, kendi kimliğini savunacak siyaset ve siyasetçi bulamaması.

***

En temel soruyu soralım:

Bir örgüt düşünün…

Devleti reddediyor.
Milleti reddediyor.
Anayasayı reddediyor.
Türk kimliğini reddediyor.

Ama diyor ki: “Tamam, artık silah kullanmayacağım.”

Peki sonra?

Aynı hedeflere siyasetle yürümeye devam etmeyecek mi?

Mermi yerine propaganda, dağ yerine Meclis, silah yerine yasa kullanmayacak mı?

Sadece yöntemin değişmesine “barış” denir mi?

Bu, akılla izah edilemez.

Devlet, kendisini inkâr edenlerle gelecek kuramaz.
Millet, kimliğini tartışmaya açarak huzur bulamaz.

Türk’ü sorun gibi gören bir anlayıştan barış çıkmaz.

Oradan ancak yeni krizler çıkar.

Terörle iç içe olanın ilkesi olmaz.
Kimliğini pazarlık konusu yapanın devleti olmaz.
Ve Türk’ü savunamayanın milliyetçiliği olmaz.

Çünkü bugün bu ülkede konuşmamız gereken gerçek şudur; terör sorunu değil, “Türk’e sorun muamelesi yapılması” sorunu vardır.

Yani açıkça; “Bir Türk sorunu vardır.”

Alıntı: Ramazan Akgün

Posted in Gündem | “TÜRK SORUNU” için yorumlar kapalı
Şub 05

TARİHTE BUGÜN

5 Şubat:

1818 – XIV. Karlİsveç ve Norveç kralı oldu.

1919 – Karakol Cemiyeti adlı istihbarat örgütü kuruldu.

1936 – Charlie Chaplin‘in son sessiz filmi Modern Zamanlar gösterime girdi.

1971 – Apollo 14Ay yüzeyine indi.

1994 – Bosna Savaşı sırasında Markale katliamları gerçekleşti.

Özay Gönlüm (d. 1940)

Gheorghe Hagi (d. 1965)

Kirk Douglas (ö. 2020)

Posted in Tarihte Bugün | TARİHTE BUGÜN için yorumlar kapalı
Şub 05

ALTIN SÖZLER

* “Demokrasi cahil toplumlarda işlemez.” Platon

* “Hakikat iki kişiye muhtaçtır; biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.” Şemsi Tebrizi

* Voltaire’inin hayran olduğu Çinli bilge Mencius (MÖ 44. Yüzyıl) der ki;

“Bütün insanlarda şefkat ve merhamet duyguları vardır. Nitekim bir insan, bir çocuğun kuyuya düşmek üzere olduğunu fark eder etmez, mutlaka o anda telaşlanır, içi sızlar ve hemen onu kurtarmaya koşar. Kendisini o an saran bu duygular, ne çocuğun anne babasından aferin almak içindir ne komşularının gözüne girmek içindir ne de dostlarının ve komşularının kendisini taktir etmesi içindir. Çocuğu kurtarmayacak olursa itham edileceğinden korktuğu için de değildir. O yüzden bizler hiçbir insanın merhamet veya haya yahut nezaket duygularından yoksun olmadığını görüyoruz. Merhamet duygusu insaniyetin başı, utanma hissi faziletin başı, nezaket duygusu edebin başı, iyinin ve kötünün duygusu ise bilgeliğin başıdır. Her insanda bu dört prensip mevcuttur. Tıpkı iki eli ve iki ayağı bulunması gibi. Bunları kullanmaktan aciz kalan kimse kendiliğinden yok olur gider.” Anonim

* “Güzel görünüş en güçlü tavsiyedir.” İngiliz Atasözü
* “Mükafat beklemeden iyilik yapmak, denize parfüm dökmek gibidir.” Polonya Atasözü

Posted in Atasözleri Vecizeler | ALTIN SÖZLER için yorumlar kapalı